Karun Hazineleri – 1


Uşak’ın Güre Bucağında bir grup köylü, bir tepenin tam üzerinde bir çukur kazmaya uğraşıyordu. Çukur, bir kaç gün içinde, bir volkan krateri gibi iyice derinleşmişti. Bir an karşılarına düzgün taş bloklardan yapılmış bir duvar çıktı…
Köylüler, bu taş blokların arasına bağlayıcı menteşe görevini görmek üzere konulmuş kurşun çubukların yarattığı engeli bir türlü aşıp hedefe ulaşamıyordu.

Güre’den yardıma çağrılan Demirci Osman Ünsal, pratik deneyimi ile kurşun çubukların yuvalarına barut döktü, bunları ateşledi. “Buuumla tısss” arasında bir patlama sesi duyuldu.

Garip bir rastlantı… Resmi kayıtlara ve tanık ifadelerine göre o anda zaman, 1966 yılının 6. ayının 6. günü akşam üzeriydi. Saat da 6’yı gösteriyordu.

O an herkes Demirci Osman’ı, hiç kimsenin çözemediği Gordion’un ünlü kördüğümünü kılıcı ile kesip herkesi hayrete düşüren Büyük İskender gibi görüyordu.

Bir insanın geçebileceği kadar bir delik oluşmuştu. Osman Ünsal bir fenerle aşağıya süzüldüğünde tüyleri diken dikendi.

Mermer bir divanın üzerinde, kül yığınından oluşan bir insan yatıyordu. Cesedin baş tarafında da bir tutam saç vardı. Fenerini her doğrulttuğu yerden gelen her yansıma pırıl pırıldı. Ünsal o an aklını da kaçıracaktı.

Kendisini toparladıktan sonra bu pırıltıların kaynağı olan metal nesneleri eline aldı ve bunları tek tek yukarıdaki arkadaşlarına uzattı. Bir yandan da “her ihtimale karşı” düşüncesi ile cep defterine not düşerek ganimetin çetelesini tutmaktan da geri kalmadı.

Bir gümüş tas…”

Bir gümüş sürahi…”

Bir…”

O an sözünü tamamlayamadı. Yılan biçiminde, aslan başlı, irice bir altın yüzüğü cebine attı… Yukarıdakiler bunu bilmese de olurdu…

Denebilir ki işte o an mezarın tılsımı bozuldu ve mezarında 2550 yıldır yatan kişinin gazabı, bazı ilginç olayların ortaya çıkmasına neden oldu.

Hazine’yi gece “en güvendikleri” bir kişinin evinde saklamayı kararlaştırdılar. “En güvendikleri” kişi de o gece hazineyi ikiye bölecekti.

Bu arada “hazine” çalışmaları dışında tutulmuş bir başka köylü ise “muhbir” rolünü oynayacak ve durumu jandarmaya bildirecekti.

Jandarma baskınıyla hazinenin ancak bir bölümü ele geçirilebilecekti.

Karun Hazinesi’nin Laneti
Bu olayda “güvensizlik yaratanlardan” biri, daha sonra satın aldığı traktörün devrilmesi ile altında kalarak ölecek, bir başkasının başını bir bıçak gövdesinden ikiye bölecek, bir diğeri felç geçirip yatalak olacak, biri de aklını oynatacaktı… Karun Hazinesi soygununa karışanların bu gizemli ölümleri, kısa süre sonra Karun Hazineleri’nin lanetli olduğu söylentilerine neden olacaktı.
Güre köylülerini bu tepeyi kazmaya iten olay, İkiztepe’ye kuş uçuşu 5-10 km. ötedeki bir başka tepede Mıdıklı köylülerinin bulduğu hazineydi… 1966-68 yılları arasında bu yörede 3-5 tepe daha talan edilmişti.

Kimine göre New York’taki Metropolitan Sanat Müzesi (MET), Paris’teki Louvre’dan sonra ikinci, kimine göre de Londra’daki British Museum’dan sonra dünyanın en büyük üçüncü müzesidir. Bana göre her ikisi de “imparatorluk” müzeleri oldukları için görkemleri tartışılamaz.

Ancak, Metropolitan’ı onlardan üstün kılan yanı “evrensel” boyutlarda oluşudur. Metropolitan Müzesi bir “ansiklopedi müze”dir. Her harfe giren, her heceden bir kültür varlığını ya da herhangi bir ünlü sanatçın eserini bu müzede bulmak mümkündür.

1966 yılında, Polonya kökenli New Yorklu antikacı John Klejman görülmemiş güzellikte ve zenginlikte bir grup eserden oluşan bir hazineyi Metropolitan Müzesi’nin Yunan ve Roma Bölümü Sorumlusu Dr. Dietrich von Bothmer’e önerdi. Klejman “Hazineyi Ali Baba ve 40 Haramilerden satın aldığını” söylüyordu.

Satıcının eser ile ilgili öyküsünü değil, eserin kendisini satın alma ilkesine inanmış olan Dr. von Bothmer gösterilen resimlere baktığında “eğer sahte değillerse olağanüstü bir öneri” ile karşı karşıya olduğunu anlamıştı.

Klejman’ın önerdiği hazineyi daha önce Robert Hecht adlı New Yorklu meslektaşı da görmüştü. Arkeoloji eğitimi görmüş olmasına karşın, yılların kurt antikacısı Hecht bu hazinenin aşırı güzelliğine kanarak “sahte” damgası vurduğu için bunları satın almamıştı. Bu bakımdan Dr. von Bothmer’in ilk izleniminde oluşan kaygısından dolayı kendisine hak verilebilirdi.

Klejman’ın önerdiği hazine, (MET) ansiklopedisinin (L) harfinde (Lio) hecesi ile başlayan bölümde koleksiyon hemen hemen boştu. Hazine bu açıdan da müze için bir önem taşıyordu.

Prof. Dr. Ekrem Akurgal’ın Berlin’den sınıf arkadaşı olan Dr. Dietrich von Bothmer bu hazineyi satın almakta tereddüt etmedi. Muhatabına “Daha varsa getir… Daha da çıkarsa al yine getir…” gibilerden bir talimat verdiği söylenir.
Müze, Dr. von Bothmer’e (Lio) sözcüğünü “Lidya Hazinesi” ile tamamladığı için müteşekkirdir. Çünkü “Lidya Uygarlığı” konusunda (MET)’in koleksiyonu hemen hemen boştu. 1926’da Sardes’de kazı yapan Amerikan arkeologlarınca getirilmiş bir-iki eser ise bu boşluğu dolduramıyordu.

Daha sonra gelenlerle birlikte bu hazineye, önemli bir bölümünü aralarında Bayan Bothmer’in de bulunduğu müzenin sadık dostları 1966-68 yılları arasında yaklaşık 1.7 milyon dolar ödediler. Bunları müzeye kazandırdıkları için ABD yasaları gereğince bu rakamı da kendi gelir vergilerinden de düştüler. Bir başka deyimle Metropolitan Müzesi, Karun Hazinesi’ni Amerika’nın vergi gelirleri ile finanse etmiş oldu.

Karun HazineleriEserler, müzenin deposundaki güvenli ve şifreli kasalara kaldırıldı. Değil, yayın yapmak ya da ABD’li bilim adamlarına göstermek, müze içindeki yüksek düzey yetkililere bile gösterilmedi. Bu gizlilik 1970 yılında müzenin kuruluşunun 100. yıldönümünde sadece beş eserin sergilenmesi ile delindi. Müze, bu olayı artık Türklerin unuttuğu kanısına varmış olacak ki 1984 Ağustos’unda 50 kadarını da “Doğu Yunan” etiketi ile sergiledi. Bu sergileme olayı, Türkiye’de tarihsel ve kültürel mirasın korunmasında bir uyanışın başlangıcını, bir dönüm noktasını oluşturacaktır. Çünkü gazeteci Özgen Acar bu sergi sayesinde yıllardır kayıp olan Karun Hazineleri’nin Metropolitan Müzesi’nde olduğunu görecek ve Türkiye kendisinden çalınan bu kültür eserlerini geri almak için dava açacaktır.

Belirli bir açıdan bakılırsa, Bay von Bothmer’e bir yerde teşekkür borçluyuz. Bu eserlerin dağılmasını önleyip, bir bütün olarak müzesinde toplayıp, bugüne kadar bunlara büyük konukseverlik gösterdiği için… Eğer, bu eserler farklı yıllarda müzayedelere çıkıp, şu ya da bu müze ve özel koleksiyonculara dağılmış olsaydı, acaba ne yapardık?

Dünya, kaçak kazılar sırasında önemli bir bölümü tahrip edilmiş olan nefis Lidya uygarlığını, bunu etkileyen Doğu Yunan çizgilerini ve Pers sanat ve inancının etkilerini daha iyi tanıma olanağından tümüyle yoksun kalacaktı.

Doğuluların “Karun gibi zengin…” benzetmesini, Batılılar “Kral Krezus gibi zengin…” biçiminde söylerler… Karun, MÖ 560-546 tarihleri arasında hüküm sürmüş, Lidya’nın en görkemli, ancak sonu karanlık kralıydı. Lidyalılar MÖ 7. yüzyılın başlarında insanlık tarihinin en büyük buluşlarından birine imza atarak parayı icat etmiş,  Bozdağlar’dan çıkarak Gediz Irmağı’na karışan Sart Deresi’nin alüvyonları içindeki altın sayesinde zenginliklerine zenginlik katmışlardı. O derece zenginleşmişlerdi ki, Lidya’nın son kralı Karun zenginliğine güvenerek Rabbine isyan etmiş, hazineleri ile birlikte yere gömülmüştü.

Hiç kuşkusuz, ne Demirci Osman Ünsal’ın, ne de Mıdıklı köylülerinin soyduğu tümülüsler Karun’un anıt mezarı değildi. Ancak, bu anıt mezardan başka ötekilerde bulunan eserler de, Karun Hazinesi de Lidya medeniyetine ait eserlerdi, Karun’un yaşadığı döneme yani MÖ 6. yüzyıla aittiler.

New York Metropolitan Sanat Müzesi (MET), bu anıtmezarlardan çıkan 250 kadar eserden 50 kadarını sergilerken “MÖ 6. yy Doğu Yunan” tanımlamasını yapıyordu. “Lidya” sözü ancak bir-iki eserde belirtiliyor, Karun’dan sadece sergi kataloğunda yaşadığı dönemi anımsatmak amacıyla söz ediliyordu. Sonra, belki fazla bir açıklama dikkati çeker ve belki Türkler uyanabilirdi!

Arkeoloji dünyası; “Doğu Yunan” kavramı ile Türkiye kıyısındaki adalar ve Ege Bölgemizde denize yakın sınırlı kıyı şeridindeki antik yerleşmeleri tanımlar. Lidya’nın başkenti Sardes bu kavramın dışında, ancak hemen sınırındadır.

Bir başka deyimle, Lidya Devleti Doğu Yunan’ın bittiği yerde başlardı. Gediz ve Küçük Menderes nehirlerinin içinde kalan alanda genişliyor ve Orta Anadolu’ya varmadan bitiyordu.

Lidya Krallığının, kendine özgü eşsiz kültür ve sanat incelikleri çarpıcıdır. Ancak, Doğu Yunan’la bağlantısından dolayı da özellikle Efes’ten dinsel ve ayrıca İon sanatının yumuşaklığından etkilenmiş olduğu kuşku götürmez. Lidya kültürünü, özellikle Krezus zamanında etkileyen bir başka uygarlık ise Perslerdi. Akamenid uygarlığının coşkusuyla Lidya sanatının bu üç kültürün birbirini etkilemesi ile güçlenmiş bir melez uygarlık olduğu kabul edilir.

Demirci Osman’ın açtığı İkiztepe Tümülüsü, Sardes’in doğusunda Pers istila yolu üzerindeydi. Bugün o yörede inceleme yapıldığında o dönemden kalan antik (E-5) karayolunu da yer yer izleme olanağı vardır. Güre’nin kağnıları yakın tarihe kadar bu yolu kullanmaktaydı.

Acaba, Demirci Osman’ın girdiği İkiztepe Tümülüsü bir Lidya prensinin anıtmezarı mıydı? Bir “Doğu Yunan”lının mezarı olamaz mıydı? Yoksa bir Pers satrapının yani valisinin, komutanının, hatta bir rahibin anıtmezarı olabilir miydi?

Mısır’dan kaynaklanıp, yüzyıllar önce Asur üzerinden İran’a gitmiş güneş kursunun Lidya’daki mezar odasında işi neydi? Bir iktidar simgesi, bir dinsel inanç simgesi olduğuna göre, bu eserin bulunduğu mezarda yatan; iktidar sahibi kişi kimdi? Herhalde bir Persliydi? Ya bir Lidyalının mezarı idiyse? Peki bu ne anlama geliyordu?

İster Türkiye’de bir-iki traktör, ister ABD’de zengin müze ve koleksiyoncuların ihtirasları uğrunda bu işi yapan bu yağmacılar, bilimin araştırdığı ve bu dönemin en önemli bilimsel verilerini içeren “zaman kapsülünü” önemli ölçüde yok etmişlerdi.

Karun Hazinesi’nin Geri Getirilmesi: Metropolitan Müzesi’ne Açılan Dava

Kanatlı Denizatı BroşuTürkiye Cumhuriyeti, tarihinde ilk kez “eski eser” konusunda bir yabancı müzeyi kendi topraklarında dava açtı.

Daha önce Doğu Almanya’ya benzeri bir davayı kazandırmış bir avukatlık firmasının avukatları Harry Rand ve Lawrence Kaye’e Türkiye Cumhuriyeti’nin vekaleti verildi.

Dava öncesinde yapılan “barış yolu ile çözüm” önerisini müze reddedince New York Federal Mahkemesi’nde 1987 yazında “Karun Hazinesi”nin Türkiye’ye geri verilmesi amacıyla dava açıldı.

Bu büyük olay başlangıçta özgür (!) Amerikan basınına her nedense pek fazla yansımadı. Çünkü New York Times gazetesinin sahibi, müzenin başkanı; gazetenin avukatları da, müzenin avukatlarıydı. Selef başkan da eski Hazine Bakanıydı ve bir telefon ricasıyla İngiliz BBC ile Amerikan Time-Life TV kanalının ortak yapımı olan bir belgeselin, ABD TV kanallarında gösterimini durdurmuştu.

Müzenin avukatları “TC’nin başvuru dilekçesinin reddini” yargıç Vincent Broderick’ten istediler.

Gerekçeleri:
Müze bu eserleri 1966-68 yılları arasında satın almıştı. Bu tür olaylar için New York Eyaletinin zaman aşımı süresi üç yıldı. Oysa olayın üzerinden yaklaşık 20 yıl geçmişti. Dava zaman aşımına uğramıştı.
Müze bunları “bonafide” olarak almıştı. Yani bunların çalıntı, kaçak olduğunu bilmeden, iyi niyetle almıştı. Bu eserler ABD’ye yasal girmişti. Satıcı Klejman ise ünlü bir antikacıydı, kaçakçı değildi! Oysa Klejman, Hecht gibi İzmir’e kadar gelerek hazineyi Türkiye’de görüp, avansını vermişti.

Daha önce New York mafyasına karşı başarılı bir polis müdürlüğü sergilemiş olan yargıç Broderick, üç yıllık bir sabırla avukatlar arasındaki belge ve hukuk düellosunu izledi. Federal yargıç, 1990 yazında, alışılmışın dışında 2-3 sayfalık çok kısa kararını açıkladı:
Metropolitan Müzesi bunların Türkiye’den kaçırıldığını bile bile satın almıştır. “Bonafide” değildir.
Türk yasalarına göre toprak altındaki tüm eserler Türkiye Cumhuriyeti’nin malıdır. Bu olayda mahkeme Türk yasasına göre karar almıştır. Bu eserler Türkiye’den yasadışı yollardan çıktığı için müzenin öne sürdüğü üç yıllık zaman aşımı savı geçersizdir.

Dolayısıyla müzenin “men-i muhakeme” istemi reddedilmiş ve yargıç Türkiye’nin dava açma hakkını esastan kabul etmiştir.

Yargıç ayrıca şu iki önemli yan kararı daha almıştı:
Müze, bu kararı hiçbir biçimde Yargıtay’a götüremeyecektir. Bir başka deyimle yargıç Yargıtay yolunu MET’e kapatmış oluyordu.
Davalı müze, davacı TC Hükümeti’nin belirleyeceği bilim adamlarına “gizli depolarını” açacaktır. Bu uzmanlar MET’in gizli depolarında keşif yapacaklardır. Bir başka deyimle dünyada ilk kez, bir devletin uzmanları bir başka ülkenin müzesinde hiçbir bilim adamının ya da hukukçunun bugüne değin elde edemediği bir hakka sahip kılınmıştır

Hakkında Oltulu

Bunu da okuyabilirsiniz

Mumyalama Nedir ve Nasıl Yapılır

Mumyalama tekniklerinin amacı, ölen kişinin hayattayken sahip olduğu görünüşünü korumasını sğlamaktı. Bu yapılırken önce vücut …

Bir cevap yazın