Anasayfa / Dağarcık / Bilgi Demeti / Ahıska Neresidir?

Ahıska Neresidir?

ahıska_mAhıska neresidir? Ahıska’nın tarihinde neler var? Ahıskalılar neler yaşadı, neler gördü? Ahıska’yı bilmek, köklerini bilmek demek. Ataları, dedeleri Ahıskalı olan biri olarak; Dünyanın öteki ucundaki Alaska’yı bilip te Türk yurdu Ahıska’yı bilmeyen herkes, – En azından çocuklarım – bunu öğrensin istedim. Bu yazıda iki adım ötedeki “Anayurt Ahıska” ve Ahıska’nın tarihini, Ahıskalıların anılarını bulacaksınız. ( Oltulu )

Öncelikle belirteyim:
Ahıska Türkleri farklı bir etnik grup ya da boy değildir, Anadolu Türklüğünün bir uzantısıdır. Bazı kaynaklarda Kıpçak olduklarına dair bilgiye de rastlanmaktadır.
Ahıska Türkleri, günlük hayatta ana dilleri olan Türkçeyi kullanmaktadırlar. Konuştukları ağız, Kuzey Anadolu’da kullanılan Türkçeyle birebirdir. Ana dili Gürcüce ya da Rusça olan Ahıska Türkü yoktur!
Ahıska Türkleri Cemiyeti Gençlik Kolları Başkanı Cihangir Cebiroğlu: “Son 15 senede Krasnodar’da Ahıska Türklerine yapılan zulümleri bütün dünya bildi, gazeteler yazdı. Amerika ile hiçbir bağlantımız olmadığı halde gelip bizim aramızda araştırma yaptılar ve Amerika’ya götürmeye karar verdiler. Neden Türkiye’den bir devlet adamı bir bakan veya milletvekili Krasnodar’a gelmedi, derdimizi sormadı, bize sahip çıkmadı. Biz gençler Türkiye’yi karşılıksız seviyoruz, o topraklarda yaşamak bizim de doğal hakkımızdır. Ay-Yıldızlı Kırmızı Bayrak benim de bayrağımdır. Amerikan Bayrağı altında Amerikalı olmak istemiyoruz. Diz çöküp T.C. Devleti yöneticilerine sesleniyorum; 60 senedir Ahıskalılara yapılan zulümlere son verilsin ve bu millete sahip çıkılsın.”

1578 yılından 1828 Rus işgaline kadar Anadolu’dan bölgeye yerleştirilen ve Anadolu Türklüğü’nün ayrılmaz bir parçası olan Ahıska Türkleri’nin asıl vatanı bugünkü Gürcistan Cumhuriyeti’nin toprakları içinde kalan ve Türkiye ile komşu olan Ahıska, Ahılkelek, Aspinza, Adıgen ve Bogdanovka vilayetleridir. Buraya yerleşen Türkler’e Ahıska Türkleri denmesinin sebebi ise bu vilayetleri içine alan bölgenin coğrafi isminin Ahıska olmasından ileri gelmektedir.

Son 70 yılda 3 defa sürgüne uğrayan ve 1944 yılında kanlı diktatör Stalin’in hışmına uğrayan ve sürgüne tabi tutulan bir Türk grubu da Ahıska Türkleri’dir. Ahıska Türkleri bu kanlı sürgünde SSCB’nin birçok bölgelerine dağıtılmışlar ve binlerce şehit vermişlerdir.
Ahıska Türkleri bugün 13 Cumhuriyetin 264 değişik bölgelerinde yaşamaktadırlar. Rusya Federasyonunu 28 yerleşim biriminde 70 bin, Kazakistan’da 145 bin, Azerbaycan’da 106 bin, Kırgızistan’da 57 bin, Özbekistan’da 30 bin, Ukrayna’da 18 bin, Türkiye’de 200 bin, çeşitli ülkelerde 3000 olmak üzere 629 bin Ahıska Türkü yaşamaktadır.. Bunların sosyal, kültürel ve eğitimle ilgili pek çok problemleri mevcuttur.

Bulundukları ülkelerde oluşturdukları kültür merkezlerinde Ahıskalılar kimliklerini koruma mücadelesi vermektedirler.Özbekistan, Kazakistan ve Kırgızistan’da Ahıska Türklerinin kurduğu çok sayıda Türk Kültür Merkezinde bu çaba gösterilmektedir.Özbekistan’da bulunan Ahıskalılara ait kültür merkezi, Özbekistan Medeniyet Vakfı bünyesinde 1992 yılı başında “Türk Medeniyet Merkezi” adı ile kurulmuştur. Merkezin başında Dr. Ömer Salman bulunmaktadır. Kazakistan Ahıska Kültür Merkezi 1991 yılında Dr. Tevfik Kurdayev Haşimoğlu tarafından Almatı’da kurulmuştur. Merkezde Türkçe, din bilgisi gibi dersler verilmektedir. Ayrıca merkez, Türkiye’den Kazakistan’a giden Türk vatandaşlarına da kapılarını açmaktadırlar.Kırgızistan’da bulunan Ahıska Türkleri tarafından 1991 yılında kurulan Türk Medeniyet Merkezi’nin başında eski milletvekili İzzet Maksudov bulunmaktadır. Bu üç merkezin stratejik açıdan önemleri çok büyüktür. Türk, Kazak, Kırgız, Özbek kardeşlikleri arasında nifak tohumları ekmek isteyenlere karşı bu merkez mühim görevler üstlenebilecek yapılanmalar haline getirilebilir.

Ahıska Türkleri’nin neden sürgüne tabi tutuldukları tam 47 yıl gizli tutuldu. Gerekçe olarak bu 47 yıl boyunca ileri sürülen ise yalnızca tahmin edilen, varsayılan gerekçelerdi… 1991 yılında sürgünle ilgili belgelerin önemli ölçüde yayınlanmasıyla konu açıklık kazandı. SSCB’nin Halk İçişleri Komiseri Gürcü asıllı Lavrentiy Beriya, savaş sebebiyle bütün yetkileri elinde toplayan Devlet Savunma Komitesi Başkanı Gürcü İ. V. Stalin’e gönderdiği teklif niteliğindeki mektubunda (24 Temmuz 1944) “Gürcistan SSC’nin Türkiye sınırlı bölgelerinde oturan Türk nüfusun önemli bir kısmı yıllardır Türkiye tarafındaki akrabalarıyla temas etmek suretiyle muhaceret eğilimi içerisinde olup, kaçakçılık yapmakta, Türk istihbarat organları için casus angaje etme kaynağı oluşturmakta ve eşkiyaya insan gücü temin etmektedir” diyerek, bu sebeple 16700 hanenin (86 bin kişilik nüfus, bazı kaynaklarda bu rakam 91 bin olarak ifade ediliyor, ayrıca 40 bin kişi de askerde) Ahıska bölgesinde Orta Asya’ya sürülmesini ve bunların yerine de Gürcistan’ın toprak sıkıntısı çekilen kazalarından 7000 Gürcü hanenin iskan edilmesini teklif ediyordu.

Bu teklifini bir hafta sonrasında Stalin tarafından imzalanan yukarıda zikredilen tarih sayılı Devlet Savunma Komitesi Kararıyla da “sürgün” başlıyordu. İşin ilginç tarafı Beriya’nın hazırladığı gerekçeli teklif ile Stalin’in imzaladığı gerekçeli kararın aynı ifadelerden oluşmasıydı. Şüphesiz ki bütün bunlardan daha ilginç olanı gerek teklifte, gerek kararda yer alan iddiaların gerçek dışılığı ve ciddiyetten uzaklığıdır.

Türk toplulukları içerisinde kendi yönetimi olmayan tek Türk topluluğu olan Ahıska Türkleri kendi okulları ve yayın organları yoktur. Yeni yeni kültür merkezleri, dernek veya cemiyet kurmaya başlamışlardır. Geniş bir alana sürüldükleri halde Türklüklerinden hiçbir şey kaybetmemişler, bugüne kadar Türk adını şan ve şerefle yaşatmışlardır.

Dede Korkut Kitabı’nda “Ak-Sıka” (Ak Kale), 481 yılına ait kayıtlarda “Akesga” adlarıyla anılan eski Oğuzlar beldesi Ahıska, Gürcüce “Yeni Kale” anlamına gelen Ahal-Thise’nin Türkçe ve Farsça şekli olarak da yorumlanmaktadır. İslamın ilk fetihleri esnasında Hz. Osman’ın hilafetine rastlayan dönemde Şam valisi Muaviye’nin kumandanlarından Habib b. Mesleme tarafından ele geçirilen Ahıska, 1267-68 yıllarında da Moğolların hakimiyeti altına girmiş, daha sonraki yıllarda bölgenin yarı bağımsız valileri “Atabeğ”ler tarafından yönetilmiştir.

Ahıska, Atabeğleri Lala Mustafa Paşa’nın, Çıldır Savaşı (1578) sonunda Osmanlı idaresine girdiler. Son atabek Minüçihr Osmanlı’ya bağlılığını bildirerek müslüman oldu ve Mustafa Paşa adını aldı. Bu tarihten sonra Ahıska yeni kurulan Çıldır eyaletinin merkezi haline getirildi ve tahriri yapıldı. Ancak, Çıldır’ın savaşlarda harap olması üzerine Ahıska eyalet oldu, bir ara Safevilerin de eline geçen şehir, 1635 yılında tekrar Osmanlı hakimiyetine girdi. 1828 yılında Rusların idaresine girinceye dek tam 250 yıl Osmanlının serhat şehri olarak kalan Ahıska Türkiye sınırlarından kopunca bu bölgede yaşayan Serhat Türklerinin kötü talihi de işlemeye başladı.

1853-1856 Osmanlı-Rus savaşı esnasında bir kısım Ahıskalı Osmanlı ordusuna yardımcı oldukları gerekçesiyle üzerlerinde yoğunlaşan baskılardan kaçarak Erzurum’a sığındılar. Yine bu savaş sonrasında Kars’ın Osmanlı sınırlarından koparılmasıyla Ahıska Türkiye sınırından bir hayli uzakta kaldı. Bu dönemde Kuzey Doğu Anadolu’dan Ahıska bölgesine doğru bir Ermeni göçü yaşandı. 500-332

2. Ahıska Neresidir?

Ahıska Gürcistan’ın Güney Batısında, Türkiye’nin Kuzey Doğusunda, Ardahan İlimize sınır teşkil eden dağlık bir bölgedir. Bu bölge Kuzeyde Borjoma, Güneyde Çıldır düzlüğüne, Doğuda Borçalı’ya, Batıda Acar topraklarına dayanır. Ahıska, Adigön, Aspinza, Ahılkelek ve Bagdanovka gibi önemli yerleşim birimleri ile; 220’den fazla köyün merkezi olan Ahıska şehrinin yüz ölçümü 6260 km2 büyüklüğündedir. Bu topraklar tarıma ve hayvancılığa çok elverişlidir. Bu bölge, Gürcistan’da; “Meskhet – Dahavacheti” olarak anılmaktadır. Orada yaşamış Türklere’de “Meskhet Türkleri” denilir. Ama, doğrusu; “Ahıska Türkleri”dir.

Osmanlı’ya Katılması ve Sonrası

Ahıska Türkleri ayrı bir etnik grup veya boy değil, Anadolu Türklüğünün bir uzantısıdır. Bazı kaynaklarda Kıpçak oldukları bilgisi de yer alır.

9 Ağustos 1578 günü Çıldır Zaferi ile İran ordusunu bozguna uğratan Osmanlı kumandanı Lala Mustafa Paşa’ya 10 Ağustos günü son Ortodoks Atabek II. Keyhusrev’in oğulları Menuçehr (kendisi İslâm dinini kabul edip “Mustafa Paşa” adını almıştır.) ile Gorgora kardeşlerin itaatini bildirmesi ile Ahıska toprakları Osmanlı’ya bağlanmış oldu. Fetihten sonra Lala Mustafa Paşa merkezi Ahıska olan Çıldır Eyaleti’ni ilân etti. Bundan sonra yaklaşık 250 yıl boyunca Osmanlı’ya bağlı bir paşalık (Ahıska Paşalığı) / beylerbeylik (Çıldır Beylerbeyliği) varlığını sürdürmüştür.

1828 Osmanlı-Rus Savaşı sonunda imzalanan Edirne Antlaşması (1829) ile doğuda sınırlar yeniden çizilmişti. Buna göre Kars, Bayazıt, Ardahan ve Erzurum Osmanlı’ya bırakılırken Ahıska/Çıldır Eyaleti’nin kuzey kısmı; Ahılkelek, Hırtıs, Azgur, Bedre, Çeçerek, Ahıska, Kobliyan adlı 7 sancak Ruslar’a terk ediliyordu. İşte Ahıska Türkleri’nin bitmeyen çilesi de böylece başlamış oluyordu.

Ahıska’nın Ruslar’ın eline geçmesinden sonra âdeta geleceğe seslenen Şâir Gülâli şöyle demiştir:

Ahıska bir gül idi gitti,
Bir ehl-i dil idi gitti,
Söyleyin Sultan Mahmud’a;
İstanbul’un kilidi gitti.

28 Ağustos 1828’de Ruslar, yüzkarası bir zaferle çoluk-çocuk 40 bin kişinin şehit düştüğü Ahıska’yı ele geçirmişti. (Bazı kaynaklarda geride kalan anaların, çocuklarını da alarak kendilerini yanan evlere attıkları belirtilir; ahlâk yoksunu, kalleş ve zalim Ruslar’ın eline düşmemek için. ) Bu tarihten sonra Ahıska halkının mücadelesi ve Osmanlı’nın girişimleri maalesef netice vermemiştir.

Savaş ve Sürgünle Geçecek 200 Yıl

Ruslar, asimilasyon politikası gereği Ahıska topraklarına 100.000’den fazla Hıristiyan Ermeni ve Gürcü’yü yerleştirdi. Etnik gruplar arasındaki çatışma 1. Dünya Savaşı ile iyice alevlendi. 1915 yılında Ardahan’ı da ele geçiren Ruslar bu topraklar üzerinde onbinlerce Türk’ü katletti. 1918 yılında Türk birliklerinin ilerleyişi ile biraz nefes alan ahali Osmanlı’ya müracaatta bulundu. Bunun üzerine 14 Temmuz 1918’de Kars, Ardahan ve Batum’da yapılan referandum (Katılan 87.048 kişiden 85.129’u Türkiye’ye bağlanmak istemiştir.) neticesinde her ne kadar Osmanlı’ya bağlanmışsa da bu topraklar, ardından Osmanlı’nın imzalamak zorunda kaldığı Mondros Mütarekesi ile tekrar düşman kuvvetlerine terk ediliyordu. 1921’de tekrar Türk ordusu tarafından ele geçirilen Ahıska, Batum ve Ahılkelek bu kez de 16 Mart 1921’de imzalanan Moskova Antlaşması ile Ruslar’a bırakılmıştı. Böylece bu bölge Gürcistan’ın Tiflis vilayetine bağlandı.

16 Mart 1921 yılında Ahıska’nın Sovyet topraklarına bağlanması ile Ahıskalılar için kara günler yeniden başladı. 1956 yılındaki verilere göre bu yerlerdeki Türk nüfusu 138.000 kadardır. Sovyet yönetimi, zorla Gürcistan sınırları içerisinde bıraktıkları Abhaz, Asetin (Oset) ve Acarlılara, Özerk Cumhuriyet kurma hakkı tanırken, Ahıska Türkleri yokmuş gibi farz edilerek, göz ardı edildiler. Bu yıllarda Ahıskalılar, okullarda önce Arap, sonra Latin ve daha sonra da Kiril alfabesi ile eğitim gördüler.

Ahıska’da kolhozlar 1927 yılında kurulmaya başladı. 1921’den 1927’ye kadar bu geçen 6 yıllık süre içerisinde Ahıskalıların ileri gelenleri Sovyet yönetimi tarafından hapishanelere atıldı. 1930’lu yıllarda başlatılan baskı ve şiddet döneminde binlerce aydın ve din adamı “Kemalist ve Pantürkist” suçlaması ile evlerinden toplanarak cezaevlerine atıldılar. Bu insanlardan bir daha hiç bir haber alınamadı. Daha sonra Stalin’in de desteği ile Gürcü şovenizmi güçlenerek, Ahıska Türkleri’nin büyük bölümünün soyadlarını Gürcüce’ye çevirdiler. 1938 yılında Sovyet Anayasa’sının kabulünden sonra, Ahıskalılar kayıtlara Azerbaycan milleti, dilleri ise; Azerice olarak geçti. Fakat bu durumda, Rusların kendi amaçları ve politikaları açısından pek fayda getirmeyeceği anlaşılınca bundan da vazgeçilip, 1940’da Ahıskalıların resmi dili Gürcüce’ye çevrildi. Bu uygulamadan anlaşılan Ahıskalılar, bağlı bulundukları Türk kimliğinden tamamen koparılmak istenmiştir.

Diğer taraftan bu yıllarda, İkinci Dünya harbinin patlak vermesi, bu harbe Rusya’nın dahil olmasıyla birlikte 1938-40 yıllarında Ahıska ve çevresine, Türkiye’ye mücavir sınırın korunması adı altında, on binlerce Sovyet askeri yerleştirildi. 1940 yılına kadar hiç askere alınmayan Ahıskalılar’dan birden bire 40 bin civarında kişi Alman cephesine sevk edildi. Askere sevk edilenlerin kız, gelin ve çocukları Borcom’a demiryolu inşaatında çalıştırdılar. 1944 yılında Borcom’dan Vale’ye döşenen 70 kilometrelik demiryolu yapımında binlerce Ahıska Türkü kötü koşullar sebebiyle hayatını kaybetti. 500-280

Bitmeyen Sürgün Başlıyor

13 Kasım 1944 yılında “Komünist İmecesi” uygulamasıyla yollar, köprüler v.s. gibi tesisler, daha başlarına geleceklerinden haberi olmayan halka tamir ettirildi. 14 Kasım 1944 günü, gece saat 12.00’de, daha önce sınıra takviye amacıyla yerleştirilmiş olan on binlerce Rus askeri, silahlarıyla Türklerin evlerine girdiler. Dört saat içerisinde kamyonlara doldurulan mazlum ve çaresiz Türk insanı demir yoluna getirildiler. Diğer taraftan bu sırada yüzlerce Ahıskalı aile ise, her türlü riski göze alarak, Rus askerleriyle çarpışarak, onlarca şehit verme pahasına Türkiye’ye geçmeyi başardı. Bu aileler halen Ağrı, Muş, Kırıkhan, İnegöl, Bursa, Ankara, İstanbul ve diğer yerleşim birimlerinde yaşamaktadırlar.

Yüz bin civarındaki Ahıska Türkü, kara kış gününde yük vagonlarına 8-10 aile halinde koyunlar gibi doldurularak kapılar kilitleniyordu. Yer gök Allah-Allah haykırışlarıyla inliyor, ağlama, sızlama ve hıçkırık sesleri kulakları sağır ediyordu. Halbuki bu yakarışları işitecek vicdana sahip kimse yoktu. Vagonlar Hazar Denizi’ne yaklaşmaya başlayınca, bu insanlar kendilerinin denize döküleceklerini sandılar. Bu olay karşısında Azerbaycan’ın o dönemdeki yöneticileri, Ahıskalıları Azerbaycan’da iskan etmek istediler. Ancak Stalin’in kararı kesindi. Azerbaycan yöneticilerini kurşuna dizmekle tehdit etti. Azerbaycan Türklerinin gayretleri de netice vermedi. Üç gün sonra vagonlar tekrar Urallar Bölgesi’ne hareket etmeye başladı. Ural Dağları’nın soğuk havası bir çok insanın hayatına mâl oldu. Onlara kefen ve mezar bile nasip olmadı. Kefenleri Sibirya’nın bembeyaz karıydı. Bir buçuk ay süren yolculuk sonunda bu talihsiz insanlar Kazakistan, Kırgızistan ve Özbekistan’a dağıtıldılar.

Ahıska Türklerinin neden sürgüne tabi tutuldukları tam 47 yıl gizli tutuldu. Gerekçe olarak bu 47 yıl boyunca ileri sürülen ise yalnızca tahmin edilen, varsayılan gerekçelerdi… 1991 yılında sürgünle ilgili belgelerin önemli ölçüde yayınlanmasıyla konu açıklık kazandı. SSCB’nin Halk İçişleri Komiseri Gürcü asıllı Lavrentiy Beriya, savaş sebebiyle bütün yetkileri elinde toplayan Devlet Savunma Komitesi Başkanı Gürcü İ. V. Stalin’e gönderdiği teklif niteliğindeki mektubunda (24 Temmuz 1944) “Gürcistan SSC’nin Türkiye sınırlı bölgelerinde oturan Türk nüfusun önemli bir kısmı yıllardır Türkiye tarafındaki akrabalarıyla temas etmek suretiyle muhaceret eğilimi içerisinde olup, kaçakçılık yapmakta, Türk istihbarat organları için casus angaje etme kaynağı oluşturmakta ve eşkıyaya insan gücü temin etmektedir” diyerek, bu sebeple 16700 hanenin (86 bin kişilik nüfus, bazı kaynaklarda bu rakam 91 bin olarak ifade ediliyor, ayrıca 40 bin kişi de askerde) Ahıska bölgesinde Orta Asya’ya sürülmesini ve bunların yerine de Gürcistan’ın toprak sıkıntısı çekilen kazalarından 7000 Gürcü hanenin iskan edilmesini teklif ediyordu. 500-533

İşte sürgünü yaşayanların anılarının özeti: “Gece Rus askerleri köyümüzün evlerini kontrol altına aldılar ve iki saat içinde toplanmamızı emrettiler. Sonra da silah zoruyla tren istasyonunda topladılar. 220’ye yakın Ahıska köyünün Türk ve Müslüman nüfusunun kırk-elli kişi bir hayvan vagonuna dolduruldu. Vagonlar hayvan vagonları olduğu için ısıtma sistemi yoktu. Tuvaletsiz, susuz, dışarıda -15, -20 derece soğukta, bir buçuk ay bir yolculuk yapıldı. Rus askerleri her istasyonda vagonları açarak: açlıktan, soğuktan ve hastalıktan ölenleri trenlerden dışarı atıyorlardı. Tren kapıları günde bir kez açılıyordu. Erkeklerin gözleri önünde utandıkları için tuvalet ihtiyaçlarını yapamayan kadınların idrar keseleri patlayarak ölenler vardı.”

Bir buçuk ay süren bu zorlu yolculuktan sonra, açlıktan, soğuktan, hastalıktan, 17 bini çocuk olmak üzere 30 binden fazla insan vefat etmiştir. Orta Asya Çöllerine Ocak ayında gelen Ahıskalılar zor şartlar altında yaşam mücadelesi vermeye başladılar. Bu toprakların insanlarına, havasına, suyuna alışmak mecburiyetindeydiler. Özbekistan, Kazakistan ve Kırgızistan çöllerine yerleştirilen bu insanlar sıkı bir polis ve KGB rejimi altında adeta bir karantinaya alındılar. 1944-1956 yıllar arasında sıkı yönetim uygulandı. Belli sınırlar içinde yaşamak mecburiyetinde kaldılar, bir köyden diğer bir köye izinsiz gidemediler. Düğün yapmak, evlenmek, yakın akrabaları ziyaret etmek için özel izin alınması gerekiyordu. Yüksek eğitim alma, seçme ve seçilme hakları yoktu. Ne yazık ki; bütün bu insanlık dramını dünya kamuoyu bilmiyordu. Bu insanlık ayıbı tam 12 yıl sürdü. (1944-1956) yılları arasında devam etti. Stalin’in ölümünden sonra sıkı yönetim kaldırıldı. Ama Ahıskalılar Ahıska’ya dönemediler. Ellerinden alınmış mal ve mülkleri verilmedi, hatta turist olarak Ahıska topraklarını ziyaret etmeleri yasaklandı. Bunun başlıca sebepleri Ahıska’nın Türk sınırında bulunması ve 1944’ten sonra boş kalmış Türk köylerine Ermenilerin yerleştirilmiş olmasıydı. Bir Türk toplumunun Türkiye sınır bölgesinde bulunması Rusya açısından sakıncalı olarak görülmüştü.

Ahıska Türkleri’nin sürgünündeki Ermeni faktörünü de unutmamalıyız. 1915 Türk-Rus Savaşı’nda Ermeniler Türklere ihanet ettikten sonra, artık Türk topraklarında kalamayacaklarının farkına vardılar. Rus Ordusu’nun arkasına takılarak Anadolu topraklarını terk ettiler ve Kafkasya’ya yerleştiler. Ahıskalılar Ahıska’dan sürülünce de boş kalan köylere Ermeniler yerleştirildiler. İngiliz yazarı Robert Conguest; “120 bin kişilik bir Türk nüfusu yurtlarından sürülüyor ve bu olay 1969 yılına kadar Batı dünyasında duyulmuyor. Koca bir halk yurtlarından sürülüp binlerce km uzaklıkta sıkı bir polis rejimi altında yaşamaya mahkum ediliyor ve dünyanın bu soykırımdan haberi olmuyor” diye yazıyor.

Bir buçuk ay süren bu yolculuk sonucu 1944 yılının soğuk kışında Ahıska Türkleri Orta Asya’ya ulaştılar. Kazakistan, Özbekistan ve Kırgızistan’ın çöl arazilerine dağıtıldılar. Yerli halk Ahıskalıları hiç de iyi karşılamadılar. KGB yerli halk arasında iyi çalışmıştı ki; Ahıskalıları düşman gibi karşıladılar. “Siz insan yiyormuşsunuz, Almanlar ile iş birliği yapıyormuşsunuz” diye yalan suçlamalarda bulunmuşlar. Ahıskalılar bu çöl dediğimiz arazileri güzelleştirmeye başladılar. Çalışkanlıkları, dürüstlükleri ile çok kısa bir zamanda yerli halktan daha iyi yaşamaya başladılar. Baskı ve zulümlere rağmen Türklüklerini, dinlerini, örf ve geleneklerini hep korumaya çalıştılar. Yerli halk Ahıskalılara; “Göçmen, Kafkas” diyenlere karşı kendilerinin “Türk” olduklarını ispat etmeye çalıştılar. Bu nedenledir ki; kimliklerine “Türk” diye yazdırıyorlardı. Merkez Komitesi; Azeri, Özbek, Gürcü, Rus yazmak istemelerine rağmen Ahıskalılar; “Hayır ben Türk’üm ve asla milliyetimden vazgeçmem” diye direniyorlardı. Ahıskalılar hariç eski SSCB de “Türk” diye resmen kabul edilen başka millet olmamıştır.

Özbekistan Fergana Olayları – Yine Sürgün, Yine Göç

Ahıska Türkleri Orta Asya ve Kazakistan’ın kendilerine hiçbir zaman vatan olmayacağının farkındaydılar. Bundan dolayıda kendi anavatanlarına Ahıskaya veya Türkiye’ye dönme mücadelesi veriyorlardı. Gürcistan buna hep direniyordu. Türklerin Ahıskaya yerleşmesine karşıydı. 45 Sene sürgün hayatı böyle geçti.1989 Sovyetler Birliği’nin son dönemlerinde Sovyet Rejimi’nin çökmesi sırasında Sovyetler Birliğini oluşturan Cumhuriyetler bağımsız bir Devlet olmak istiyorlardı. İlk Cumhuriyetlerden birisi de Gürcistan’dı. Ahıskalılar’ın Ahıska Topraklarına yerleşmesine sıcak bakmayan Moskova Ahıska Türklerinin meselesini Gürcistan’a baskı yapmak için alet olarak kullanmaya başladı. Moskova’nın ve KGB’nin bu ince hesapları Ermenilerin de işine yaradı. Özbekistan’da çoğu Fergana Vilayeti’nde oturan Ahıska Türkleri arasında Ahıskaya dönme faaliyetleri güçlenmiştir. Son zamanlar 1986-89 Özbekistan’daki pamuk yetiştirmedeki yolsuzlukları hakkında soruşturma yapmak için Moskova’dan gelen Ermeni asıllı savcı Gıdilyan- İvanov, binlerce Özbek asıllı insanları tutuklayıp ceza evlerine gönderdiler. Bu gelişmeler Özbekistan’daki toplum içinde azınlıklara karşı özellikle Ruslara ve Ermenilere karşı ayaklanmaya başladılar. Tabi ki KGB durumu kontrol ediyordu ve gelişmelerden haberdardı. 9 Nisan 1989 da Tiflis ayaklanmasında Gürcü Milleti Rus ordusuna karşı isyan etti ve çatışmalar çıktı. Kızılordu, Sivil topluma karşı silah kullandı onlarca insan öldürüldü. Bu olayları örtbas etmek için Sovyetler Birliği’nin son Cumhurbaşkanı Gorbaçov Özbekistan Cumhurbaşkanı Kerimov ve KGB bir senaryo yazdılar ve uygulamaya başladılar.

1) Gürcistan Devletini zor durumda bırakmak için Ahıska Türklerini kullanmak,
2) Özbekistan’daki pamuk tarımındaki yapılan yolsuzlukları ortadan kaldırmak,
3) Özbekistan’daki azınlıklara karşı isyancı olan ve devleti suçlayan,” BİRLİK” oluşumunu yok etmek,
4) Özbeklerin Rus düşmanlığını Ahıska Türkleri üzerine yönlendirmek, böylelikle iki Türk insanını birbirine düşman etmek.

Bu yazılan senaryo 1 Mayıs 1989’da uygulanmaya başlandı. KGB’nin gizli çalışmaları sonucu Özbekler ile Ahıska Türkleri arasında çok kısa bir zamanda düşmanlık başladı. 45 Sene dostça, akrabaca yaşayan bu iki toplum arasındaki olumsuz gelişmeler Özbekleri ve Türkleri hayretler içinde bıraktı, her yerden Ahıskalılar tehdit edilmeye başlandılar, işten çıkarıldılar, sevilmeyen bir toplum haline geldiler. Alışveriş merkezlerinde, halkın yoğun olduğu yerlerde, Ahıska Türkleri’nin Özbek çocuklarına, kadınlarına yaptığı işkencelerin tablolarını ve “Türklere ölüm” pankartlarını asmaya başladılar. (Böyle bir şeyin Ahıskalıların yapacağına Özbek halkı inanmıyordu ama KGB bu konuda çok ısrarlıydı eğitimsiz, cahil insanlara bunu anlatmaya devam ediyordu.) Ahıskalılara artık süre veriliyordu Özbekistan’ı terk edeceksiniz diye Haziran 1989’da Ahıska Türkleri’nin yoğun olduğu Fergana Bölgesi’nde 14-20 yaşındaki gençlere uyuşturucu, bol miktarda alkol verildi, Ahıskalılar’ın evlerine kırmızı işaret konuldu. Bu evlerin yakılmasını emredildi, karşılık verenlerin öldürülmesi istendi. Fergana olayları böylelikle başlamış oldu ve çok hızlı şekilde diğer bölgelere sıçradı.
Binden fazla evin yakılıp yıkılması, 300’den fazla günahsız insanın ölümü, binlerce kadına, çocuğa ve yaşlıya yapılan işkenceler ile sonuçlanan bu dehşet verici olaylar Fergana Bölgesi’ndeki 20 bine, Özbekistan’da 100 bine yakın insanın sürgünü ile sonuçlandı. Canlarını kurtaran Ahıskalılar kendilerine bir yuva, bir ev edinmek için Özbekistan’ı terk etmek zorunda kaldılar. Merkezi Moskova’da olan basın ve haber kaynakları Rus askerlerini Ahıska Türkleri’nin kurtarıcısı olarak gösterdiler. Sanki Kızılordu olmasaydı, Ahıskalılar öldürülecekti. Böylelikle KGB tereyağından kıl çeker gibi sıyrılmış! oldu. Askeri uçaklar ile Rusya’nın Kursk, Belgorod, Tula, Smolensk vilayetlerine 70-80 Rus ailesi içine 3-5 Türk ailesi yerleştirildi. Rusya Devleti’nin özellikle bu beş vilayeti seçmesi, önceden hazırlanmıştı. Yerli halkın siz geçen sene gelecektiniz, neden böyle geç kaldınız demeleri, senaryonun eskiden yazıldığını ortaya koydu. Olayları KGB’nin çok uzun süredir hazırladığı ve başarı ile sonuçlandığı gösteriyordu. Son olarak Ocak 1990’da Özbekistan’ın başkenti Taşkent’te Ahıska Türklerine yapılan saldırılar ve 100’e yakın evin yakılması Özbekistan Devleti’nin; “Biz sizlere güvence veremiyoruz, Özbekistan’ı terk edin” demesi, Özbek Devletinin de bu senaryo içinde olduğunu gösteriyor.

İkinci Cihan Harbi’nde Sovyetler Birliği’nin sosyalist lideri Stalin, Ahıska’nın eli silah tutan gençlerini Almanlara karşı savaşa sürerken, geride kalan analarını, babalarını, eşlerini, çocuklarını 1944’te hayvan taşınan yük vagonlarına doldurarak kanlı bir yolculuğa çıkardı

İstanbul-Ahıska Türkleri ismi Türkiye’de daha çok 1989’da Özbekistan’da çıkan olaylar nedeniyle duyuldu. O günlerde Ahıskalılardan Mesket Türkleri olarak söz edildi. Bu topluluğun 1944’de Stalin tarafından Gürcistan’dan topluca sürgün edildikleri ortaya çıktı. Şimdi Gürcistan sınırları içinde olan Ahıska, 1828’de Osmanlı ve Rusya arasında imzalanan bir antlaşmayla Ruslarda kalıyor. Kırım Savaşı’nda Ahıskalılar Osmanlı’nın yanında yer alıyorlar. 93 Harbi’nde Ahıska’dan Anadolu’ya göçler başlıyor. Birinci Cihan Harbi sona erince Ahıskalılar Kars Milli Şurası’na dahil oluyorlar. 1921’de Ankara Hükümeti ile Gürcistan arasında yapılan bir anlaşma ile Batum’un yanı sıra Ahıska Gürcülere bırakılıyor. Güney Kafkasya’da Sovyet yönetimi hakim olunca Ahıska ile Türkiye’nin ilişkisi tümüyle kesiliyor.

1930’larda Ahıska’dan Türkiye’ye gizli göçler başlıyor. İkinci Cihan Harbi’nde Stalin Ahıska’nın eli silah tutan gençlerini Almanlara karşı savaşa sürerken geride kalan analarını babalarını, eşlerini ve çocuklarını 1944 yılında, bir gece yarısı hayvan taşınan yük vagonlarına doldurarak kanlı bir yolculuğa çıkardı. “Kısa sürede geri döneceksiniz, yanınıza hiçbir şey almayın” denilen 70-80 bin civarındaki Ahıskalı kara kışta ölüm trenine dönen bir yolculuğa çıkarıldılar. Hastalıktan, açlıktan, havasızlıktan çoğu çocuk ve yaşlı olmak üzere 14 bin ile 20 bin arasında Ahıskalı vagonlarda can verdi. Ölüler Sovyet askerleri tarafından karlı arazilere, boş çukurlara atılarak kurda kuşa yem edildi. Ruslar, “Sovyet Hükümeti’nin Türkiye ile savaşma ihtimali var. Siz bu savaşta Türkiye’den yana tavır korsunuz. Bu nedenle sizi geçici olarak sürgün ediyoruz” şeklinde bir gerekçe öne sürerler. Ahıskalılar Kazakistan, Kırgızistan, Özbekistan’a dağıtıldılar. Stalin’in savaşa gönderdiği 40 bine yakın Ahıskalı’dan geride kalan 15 bin kadarı yurtlarına kahramanlık madalyalarıyla döndüklerinde boş ve harap olmuş evlerle karşılaştılar. Sosyalist Sovyet lideri Stalin’in vefasızlığı karşısında şaşkına dönen Ahıskalılar madalyalarını parçalayarak, aielerini bulabilmek için aylarca, yıllarca oradan oraya koşturdular. Stalin’in sudan gerekçelerle toplu sürgüne maruz bıraktığı müslüman halklar daha sonra yurtlarına dönebildikleri halde sadece Ahıskalılar bu haklarından mahrum edildi.

Garip Türk ölüm treninde doğdu

Ahıskalılar Vakfı Başkanı Mehmet Oğuz’un verdiği bilgilere göre, Ahıskalıların bir kısmı 1959’da başta Azerbaycan olmak üzere çeşitli bölgelere göç ediyorlar. 1989’da Özbekistan’ın Fergana Vadisi’nde bir kırıma daha uğruyor Ahıskalılar. Sebebi tam olarak anlaşılmayan olaylarda yüze yakın insan hayatını kaybediyor. Özbek kisveli katiller çoluk çocuk demeden Ahıskalıları buldukları yerde öldürüyorlar, evlerini yakıp yıkıyorlar. Bir üçüncü göç dalgası böylece başlıyor. Ahıskalılar Azerbaycan, Ukrayna ve Rusya’ya dağılıyorlar. 1990’ların başında Türkiye’ye gidişler başlıyor.

Geçenlerde Bakü’de yapılan Ahıskalılar Kurultayı’nın organizatörlerinden Ahıskalılar Vakfı Başkanı Mehmet Oğuz, çeşitli ülkelerde olmak üzere 350-400 bin arasında Ahıskalı göçmen yaşadığını kaydederek, “Benim dedelerim 93 Harbi’nde Türkiye’ye gelmişler. Bir kısmı Erzurum, Erzincan ve Çorum’a dağılmışlar. Çoğunu tanımıyorum. Ahıskalılar Vakfı olarak kaybolmuş akrabaları buluşturmaya çalışıyoruz. Her yıl 1944’deki Ölüm Sürgünü’nü anıyoruz. İlki 1944’de olmak üzere üç sürgün yaşadı insanlarımız. Aileler parçalandı. Birbirini göremeyen kardeşler var” diyor. 1944’deki ölüm treninin her Ahıskalı’nın kalbinde derin yaralar açtığını ifade eden Oğuz şöyle devam ediyor:

“Her Ahıskalı aile mutlaka bu yolculukta akrabasını, hısımını kaybetmiştir. Hiçbir suçları olmayan masum ve günahsız yaşlılar, kadınlar, sabiler insanlık dışı bir şekilde yurtlarından sökülüp atıldı. Hayvanlar ahırlarda, ekmekler sacın üzerinde kalmış, insanlar bir gece vakti, ne olduğunu bile anlamadan, nereye gittiklerini dahi bilemeden bir meçhule doğru yola çıkarılmışlardır. Aynı aileden gelin bir tarafta, anne baba bir tarafta, çocuklar bir tarafta olmak üzere ayrı vagonlara dağıtılarak götürülmüşlerdir. Affedersiniz, nice gelinler, kızlar, büyüklerinin yanında gaz sıkıntısı çekmişler, utançlarından kendilerini sıkmak suretiyle bağırsak düğümlenmesinden ölüp gitmişlerdir. Kapıları pencereleri kapalı hayvan vagonlarında insanlar ölüme terkedilmişlerdir. Vagonlar üç günde bir, kısa aralıklarla açılmış, ancak o zaman insanlar, Orta Asya’nın dondurucu soğuğunda gri bir gökyüzü görebilmişler. Hacet gidermek için trenden uzaklaşan kadınlar, ya askerlerin açtığı ateş sonucu öldürülmüşler ya da kasıtlı olarak terkedilmişlerdir. Ölüm Treni’nde bir kadının doğum sancısı tutuyor, erkekler ceketlerini veriyor, kadınlar sırt sırta veriyor. Kadın ölüyor, doğan erkek çocuğuna Garip Türk adını veriyorlar. Bu çocuk şimdi 60 yaşında ve Kırgızistan’da yaşıyor. Stalin’in ölüm treninde 17 bin ile 20 bin arasında Ahıskalı can verdi. Bu katliam değildir de nedir?”

“6 ay dediler 60 yıl oldu”

Stalin’in ölüm yolculuğuna çıkardığı Ahıskalılardan biri de Sasiyev Nurettin Haşemoğlu’dur. Hasanoğlu 1932’de Ahıska’nın Azgur kasabasında doğdu. 1944 Sürgünü’nde 12 yaşındaydı. 1956’de Taşkent Politeknik üniversitesinde mimarlık okudu. Namangan Şehri Başmimarı olarak çalıştı. 1974’de Bakü’ye yerleşti. 2’si erkek 3 çocuğu var. Azerbaycan Ahıska Vatan Cemiyeti üyesi. Şair, yazar. Ahıska dilinde yazılmış “Söndürülmüş Ocaklar” adlı kitabında manzum olarak Ölüm Sürgünü’nü anlattı. Yayınlanmış iki kitabının yanı sıra “Baba Ocağı Ana Sıcağı” kitabı basıma hazır. Sasiyev Nurettin ile Bakü’de Ahıskalılar Kurultayı’nda tanışıp söyleştik. Bize şiirlerinden okudu. Hasanoğlu’nun kaleminden çıkan, “Kıyamet gelmişdi eve girende/Dağılmış herşeyi onda görende/Bacımın saçları tel tel olmuştu/ Anamın gözyaşı bir sel olmuştu/Anam çıldırmıştı bu faciadan/Bilmezdi ne etsin, başlasın neden/Sarıldı da dedi: Oğlum bu zulümdür/Halkımıza bu sürgünlük ölümdür” dizeleri Ölüm Treni’nin dehşetini anlatmaya yetiyor.

“Her yanımızı askerler sardı”

Halen Azerbaycan’da yaşayan Hasanoğlu sürgün günlerini şöyle anlatıyor: “10 yaşındaydım. Babam Hasan Yusufoğlu II. Dünya Harbi’nde Almanlara karşı savaşmak için askere gitti. Kolhoz’un kararıyla mektebi bırakıp çalışmaya başladım. 17 yaşı ve üzeriler savaşa gittiklerinden köyde sadece yaşlılar, kadınlar ve çocuklar vardı. Ondan evvel, eli kalem tutan ne kadar aydın varsa, mallarını müsadere ettiler, bir kısmını kurşuna dizdiler, bir kısmını Sibirya’ya sürdüler. 1944’ün Ekim ayıydı. Ayın onbeşi falandı. Angur’un dışındaki köylerden insanları toplayıp taze demiryoluna getirdiler, yük vagonlarına doldurdular. Bizim mekteplere, istasyona askerleri yerleştirdiler. Belediye binasını karargah kıldılar.

Gece sabaha doğru dört tarafımızdan makineli tüfekleriyle askerler çevirdiler. İkide bir ateş ediyorlar, kimse kaçmasın diye. Gece bizi topladılar okullara doldurdular. “Sovyet hükümetinin Türkiye ile harp etme ihtimali vardır. Sizi 6 aylığına sürgüne göndereceğiz, sonra geri geleceksiniz” dediler. 5 saat mühlet verdiler. Sonra her eve tüfenkli iki asker saldılar. Toplayıp toplayıp koyuyorlar vagonlara. Saat dokuzda eve geldim, herkes ağlaşıyor. Eşyalarımızı topladık. Annem Azimet Hanım ve yedi kardeşiz. En büyük abim 14 yaşında. Ben üçüncü çocuk, 12 yaşındayım. Diğerleri daha küçük. Süngülerle dürte dürte götürdüler.”

56 TREN AHISKALILARI TAŞIDI

Nurettin Sasiyev, hiç unutamadığı ölüm vagonlarını ise şöyle dile getiriyor: “Vagonların kapılarını pencerelerini bağladılar. Ne su ne tuvalet var. Abimle birlikte döşemeyi deldik. Üstünü tahtayla kapattık. Gece saat 3.17’de vagon hareket edince bir ağlayış başladı. Anam o zaman saati sordu, dediler ‘3’ü 17 işledi’, bunu hiç unutmadım. Bir trende 96 vagon var. Bizim vagonda 7 aile, diğerlerinde 14-15 aile. 57 tren işlemiş. Bir tahta üzerinde onbir kişi yatardık. Biri çevrilmek istese onbirimiz birden çevrilirdik. Hava korkunç soğuk. Nere gidiyoruz, bilmiyoruz. Tiflis’te durduk, lokomotifi değiştirmişler. Üçüncü gün Bakü’ye geldik. Kapıları açıp adam başı 300 gram ekmek, ne olduğu belli olmayan sulu bir yemek verdiler. Sonra Astragan’da durduk. Pencereler açıldı, kapılar serbest edildi bir müddet. Tir tir titriyoruz. 28. günde Taşkent’e geldik. Bizi Taşkent vilayetine dağıttılar. Ailemi Stalin kolhozuna verdiler. 2 yıl orada pamuk işledik. Sonra Alimkent’e yerleştirdiler. Biz gidende Ruslar, ahaliye, “Kafkasya’dan adam yiyenler geldiler, kapınızı bacanını kapatın” demişler. Birinci gün kimseyi görmedik. Sonra anladılar adam yiyen canavarlar olmadığımızı. Babamdan en son sürgünden önceki Mayıs ayında mektup aldık. Babam, “Ukrayna’da Alman’ı telef ediyoruz. Sağ ve selamet içindeyiz bilesiniz” diyordu. Hepsi bu. Sonra haber almadık. 12 yıl babamı aradık, bulamadık, ne ölüsünü ne dirisini. Harpten dönenler ailelerinin sürgün edildiğini öğrenince neye uğradıklarını şaşırdılar, madalyalarını söküp attılar. 1956’da Korkutgillerin Kahraman’a Azerbaycan’da rastgeldik. Sürgünde askerdeydi. Bulamamış ailesini. “Sen ne arıyorsun burada, ailen Semerkant’ta” deyince sevinçten ağladı, sarıldı bize. Gitti ailesini buldu. 12 yıl bir yerden bir yere gitmemiz yasaktı.1956’da bir kanun çıktığı için ailem Azerbaycan’a geldi. Değiş tokuş yapıldı, kanun izin veriyordu. Bakü’den bir aile Fergana’ya, biz Baküye yerleştik. Üç amcam 1934’de Türkiye’ye kaçtı. Çocukları Eleşkirt, İstanbul, İnegöl, Ankara ve Konyada yaşıyor, soyadları Yıldırım. 1944’de Stalin, bizi öz toprağımızdan söküp attı. 1989’da Fergana’da evlere mendil bağladılar. Hangi ev mendilsiz Ahıskalı evidir. Yaktılar, yıktılar.

KAMALOVA: BİZİ TAHIL GİBİ SERPTİLER

Ahıska’da doğdum. 1 aylık bebekmişim sürgünde. Bişkek’te akupuntur ve fizik tedavi okudum. 1980’lerde Az Türkler Federasyonu Kadınlar ve Kültür Kolu’nda çalıştım. 1 yıl önce Türkiye’ye İnegöl’e geldim. Eşim vefat etti. 2 çocuğum, 6 torunum var. Çocuklarım Kırgızistan’dalar. Yurtsuz bıraktılar bizi canım. İnsanın yurdu olsun, istediği yere girsin çıksın, ama Ahıskalılar özyurtlarına giremiyorlar. İkinci Cihan Harbi’nde binlerce asker verdik Ahıska’dan. Çok az insan döndü. Bir döndüler ki yurtlarında kargalar ötüyor, evlerini otlar bürümüş. Yıllarca ailelerini aradılar, şurda burda buldular. Çoğunun savaş madalyasını Ruslar söktü. Bütün bunlara dayanırdık, bu saygısızlığa dayanamayız. Bu muydu Stalin’in vefası, Sovyetin vefası. Canım, bizi tahıl gibi Orta Asya’ya serptiler. Allah’a şükürler olsun, yetiştik, bugünlere geldik. Toprağımızdan vazgeçmedik, inşallah birgün Ahıska’nın havasını teneffüs edeceğiz. Türkiye bize sahip çıksın, ilgi umarız, çünkü biz kıymetliyiz, insanız, bizim de ihtiyacımız var insan haklarına. Sadece bunu isterik. Kundaktaydım yoldaydım, 60 yaşındayım hala yollardayım.

KONYALI: HASTALIK KOL GEZİYORDU

1939’da Ahıska’nın Siniban Köyü’nde doğdum. Karatren yürürken 5 yaşındaydım. 24 saat mühlet vermiş Ruslar. Malımız mülkümüz orada kaldı. 20 günden fazla ölülerimizi döke döke gittik. Annem, babam ve beş kardeş bindik vagona. 9 aile daha vardı. Dayım Emirşah askerdeydi. Eşi ve 2 çocuğu vagonda öldü. Hastalık kol geziyordu. Vagon durunca babam koşa koşa gitti, haber verdi, ölümüz var diye. Askerler geldiler. Ellerindeki değneklerle ölülerimizi sürükleyerek bir çökeke bıraktılar. Kırıla kırıla Fergana vadisine geldik. Savaş bitince dayım Emirşah aylarca aramadan sonra geldi buldu bizi. Eşi ve iki çocuğunun sürgün treninde öldüğünü öğrenince çöktü. 6 ay sonra kahrından öldü. 1989 Fergana faciasında 5 yakınımı şehit verdim. Eşim olayların acısından Fergana’da kalp krizinden öldü. 3 çocuğum var. Oğlumun biri Moskova’da. Ablalarım 9 senedir Azerbaycan’da. Ailemiz paramparça oldu. Ben Bursa’ya yerleştim. Ahıska’ya, toprağıma dönmek istiyorum. 2 sürgün yedik. Hak yolunu bulsun artık. İki evim kaldı Özbek’te. Sebebi neydi? Avrupa İnsan Hakları bize lazım değil mi?

Sürgün değil kırım
1930’larda Gürcistan’dan Türkiye’ye firarlar yoğunlaşır. 1944’deki sürgün gelmeden önce durumun vehametini anlayan Ahıskalıların gidebilecekleri tek yer Türkiye’dir. Firar etmeyenleri bekleyen akıbet ise Stalin’in Ölüm Trenleri’dir

İstanbul-1930’larda Soyvet Cumhuriyeti Gürcistan’da rejimin baskısından kurtulmak için Türkiye’ye Ahıska bölgesinden firarlar yoğunlaşmaya başlar. 1944’deki toplu sürgün gelmeden önce durumun vehametini anlıayan Ahıskalıların gidebilecekleri tek yer ise Türkiye’dir. Ahıska Türkleri Federasyonu Başkan Yardımcısı Osman Çelik de 1930’larda Türkiye’ye firar eden ailelerden birisine mensup. Aynı aileden olup da firar etmeyenler ise 1944’deki Ölüm Treni’yle Orta Asya içlerine sürülüyorlar. Böylece bir aile dört beş ülkeye dağılıyor. Ahıska Türkleri bir taraftan vatansız bırakılırken diğer taraftan da böyle parçalanıyorlar.

Osman Çelik, 1960 Eleşkirt doğumlu. Çelik, Dedesi Ali Bey ve babası Kemal Bey’in Ahıska’dan firar etme öyküsünü şöyle anlatıyor: “Ailem, 1932 sonbaharında Türkiye’ye kaçıyor. Köyden gece saat iki gibi çıkıyorlar. Çoluk çocuk 40 kişilermiş. Babam 12 yaşındadır. Dedem Ali Bey, Kolhoz yönetimi başlayınca Türkiye’ye gitmeye karar veriyor. Gece Ruslar farkediyorlar, ateş açıyorlar. Yedi yaşındaki halam bu esnada bacağından yaralanıyor. Güç bela Posof’a giriyorlar. Devlet bu kafileyi Ağrı’nın Eleşkirt kazasına bağlı Güvence köyüne yerleştiriyor. Ailem daha sonra Eleşkirt kazasına yerleşiyor.”

‘3 yaşındaki kuzenim vagonda öldü’

Osman Çelik’in amcası firara yetişemediğinden Ahıska’da kalıyor , 1944’de de sürgüne gönderiliyor. Çelik, Ölüm Treni’ne bindirilen amcasının öyküsünü ise şöyle anlatıyor: Büyük amcam Alattin Bey Ahıska’da kalıyor. Kaçış günü amcam, kayınpederinin yanında olan eşini almak için Caral Köyü’ne gidiyor. Dönüşü gecikince dedemler beklemeyi göze alamıyorlar. Amcamla uzun yıllar irtibatımız kesildi. Amcam 1942’de savaşa gidiyor. 1944’te ailesi sürgüne gönderiliyor. Amcam savaşta ölüyor. 2 oğlu 1 kızı vardı. Babam uzun yıllar onları aradı, Özbekistan’da izlerini buldu. Onlarla mektuplaşırdı. Babam 1980’de Özbekistana gitti, akrabalarını buldu. 1944 Ölüm Treni’nde amcamın 3 yaşındaki kızı açlıktan ölmüş. Diğer iki oğlunun biri 12 diğeri 9 yaşında imiş. Çok sefillik çekmişler. Yengem ölünce bir başlarına kalmışlar.

1989 Fergana Faciası’ndan sonra amcamın büyük oğlu Nurettin Azerbaycan’a, diğer oğlu Fahrettin Rusya’nın Krasnador yöresine yerleşiyor. Krasnador’daki Ahıskalılara kimlik verilmediği için kuzenim Türkiye’ye gelemiyor. Krasnador’da 12 bin Ahıskalı aynı durumda. Nurettin vefat etmeden önce Türkiye’ye geldi, 2 ay kaldı. Nurettin abimin büyük oğlu Kemal ise, Kırım’da muhacir. Rahmetli babam, Ağrı’da yaşarken her yıl bir kaç kez Ahıska’daki köyünü görmek için Posof’un, Demirözü köyüne giderdi. Ahıska’daki köyümüz Cağısman ile Demirözü ile bitişiktir. Bir defa beni de götürdü, 9 yaşındaydım. Köyü seyretttik, bana evimizi yerini gösterdi. Evlerinin önündeki ceviz ağacının durduğunu söyledi. Köy harabe vaziyetteydi. Mezarlığın olduğu yeri otlar bürümüştü. Köyün üstü ormanlık olduğu için orada bir sanatoryum yapılmış. Bizim elma bahçemizden bir kaç ağaç Türkiye tarafında kalmış, bu ağaçlardan elma koparıp yedik.”

‘Akrabalarım nerede, bilmiyorum’

Ahıska kökenli işadamlarından Yaşar Işık’ın da ailesinin bir parçası Türkiye’ye firar ederken bir parçası Ahıska’da kalıyor. Durum değişmez. Kaçan kurtulur. Kaçamayanlar ise Stalin’in Ölüm Treni’ne yakalanıyor. Demirperde dönemi boyunca kimse doğru dürüst birbiriyle haberleşemiyor. Ailelerin birbiriyle iletişim kurabilmeleri 1980’lerin sonlarına doğru gerçekleşiyor. Işık, ailesinin yaşadığı dramı şu sözlerle anlatıyor: “Ailemiz Ahıska’nın Caral Köyü’ndendir. Dedem, babaannem ve beş çocuklarıyla birlikte 1930’da Cağ Suyu’nu gece geçerek Türkiye’ye giriyorlar. Devlet, ailemi Muş’un Bulanık İlçesi’ne yerleştiriyor. 17 bin dönüm arazimiz orada kaldı. Çar I. Nikola’nın verdiği tapu halen elimizdedir. Sovyet yönetimi başlayınca, Ruslar Ahıskalıları Türk casusluğu yapmakla suçluyor. Pek çok insan tutuklanıyor, kurşuna diziliyor.

Dedem bakıyor ki bu işin sonu yok, Türkiye’ye kaçmaya karar veriyor. Ruslar firarı farketmesin diye bütün atlar, davarlar, köpekler arazide bırakılıyor, gaz lambaları açık bırakılıyor, o gece yola çıkılıyor. Bu geçişlerde Türk askerleri haberli olduklarından sınırın öbür yakasında tedbir alıyorlar. Babamın teyzesi ve kuzenleri ise 1944’deki Sürgün Treni’yle Almatı’ya sürülüyor. Ahıska’dan Almatı’ya 3,5 ay sürmüş yolculuk. Yolculuk sırasında kapılar açılmamış. Bu sürgün değil, ölüm yolculuğu. İkinci Dünya Harbi bittikten sonra ailemizle akrabalarımız arasında fotoğraflar, mektuplar gidip geliyor.1994’den sonra telefonla görüşülüyor. Türkiye’ye geliş gidişler oluyor. Şu anda akrabalarımız Almatı’da, Azerbaycan’da, Ukrayna ve Türkiye’ye dağılmış durumda. Babaannem tarafındaki akrabalarımı ise hiç görmedim. Nerede yaşadıklarını bilmiyorum.”

SAVAŞTAN DÖNDÜĞÜMDE AHISKA YOKTU

Habibi Şeker (Ahıska Adıgönü Köyü’nden)
1904’te doğdum. 1942 yılında askere aldılar. Savaşa savaşa Berlin’e kadar gittim. Pek çok Alman şehrinde savaştım. Askerdeyken mektup aldım ailemden, 2 yıl hiç haber alamadım. 1945’de savaş bitince toprağıma döndüm. Köy bomboştu. Ailem yok idi. Evimizin önünde oturdum, düşündüm, düşündüm, bu Rus niye bize bunu yaptı diye. Savaşsa savaştık, ölümse öldük, vergiyse vergi, ne istedilerse yaptık. Zavallı köylülerden, anamdan, babamdan, eşimden ailemden ne istediler? Sora sora, ailemin Özbekistan’a gitiklerini öğrendim. Ailemi orada buldum. Bizim köyden 14 kişi gittik askere 2 can sağ döndük.

Enver Binalioğlu: Ablam vagonda öldü
Özbekistan’da 1956’da doğdum. 1989’da Azerbaycan’a geldik. Babam Binali Arifoğlu, 1942’de askere gitmiş. Döndüğünde 4 ay kadar sonra ailesini buluyor. Annem Muhteber Hanım, Ölüm Treni’nde bir yaşındaki çocuğuyla birlikteymiş. Ablam vagonda rahmetli oluyor. Annem uzun yıllar “Mezarı bile belli değil yavrumun” diyerek bir yaşındaki bebesine ağlayıp durdu. Ölüsünü üç dört gün saklamışlar ablamın. 1989’da Fergana’da evlerimizi yaktılar. Ailemizi Moskova yakınlarındaki Bilgrot’a götürdüler. 1 ağabeyim Taşkent’te, 1 ağabeyim Bursa’da. Eşimin annesi, babası, kardeşleri Rusya’da, Krasnador’da. Demirperde yıkılandan sonra kimlik vermediler onlara. Eşim ağır bir ameliyat geçirdi, ailesi görmek istedi, pasaport vermediler. Sadece telefonla görüşebiliyoruz.

Şerefoğlu: Babam hep Ahıska’yı sayıkladı
Babam Şeref Şabanoğlu, 16 yaşında imiş sürgünde. Annem Hayriye ve iki halam da birlikte. Dayım Ellez savaşa gidip gelmemiş. Büyük babam Şaban 65 yaşında sürgünde. Dedem Ahıska’daki köyümüzde bir ev yapmış, o akşam Kur’an okutmuş. O gece köye Ruslar geliyorlar. Sabah erkenden köylüleri süngü zoruyla yük vagonlarına doldurarak götürüyorlar. Pek çok köylümüz yollarda can vermiş. Önce Kazakistan’a, daha sonra Özbekistan’a dağıtılıyor ailemiz. 1959’da ailem, Ahıska’ya yakın olduğu için Azerbaycan’a yerleşiyor. Babam ölene dek, “Ahıska, Ahıska” dedi. 2 defa Gürcistan’a götürdüm. Gizlice Ahıska’da köyümüze gittik. En son 1976’da gittik. Büyüklerimizin mezarları hala duruyordu. Babam başını mezartaşına gömüp uzun uzun ağladı.

Ölüm kol geziyordu

1944’ün Ekim ayında, üç gün içinde tamamlanan Ahıska Sürgünü’nde binlerce insan yollarda telef oldu. Ölüm Trenleri’nde yolculuk yapanlar, “Vagonlarda ölüm kol geziyordu” diyerek anlatıyorlar o günleri.

İstanbul-Gürcistan’ın Ahıska bölgesinde yerleşik olan Türk asıllı halkın toplu sürgüne maruz bırakılması için Gürcü asıllı SSCB İçişleri Komiseri Lavrenti Beria 24 Temmuz 1944’de Stalin’e bir mektup yazıyor. Lavranti mektupta Ahıska Türklerinin Türkiye için casus potansiyeli olduğunu öne sürerek 17 bin 700 hanede yaşayan insanların sürülmesini ister. Gürcü asıllı Stalin de bu öneriyi kabul eder. 90 bin civarındaki Ahıska halkının sürgünü 3 gün içinde süratle tamamlanır. 40 bin Ahıskalı ise önceden cepheye sürülmüştür.

40 bin Ahıskalı Kazakistan’a, 30 bini Özbekistan’a, 16 bini Kırgızistan’a dağıtılır. Aslında amaç, Gürcistan’da etnik arındırma yapmaktır. Stalin’in sürgün ettiği diğer müslüman halkların daha sonra yurtlarına dönmelerine izin verilirken Ahıskalılara bu hakkın tanınmamış olması bu görüşü doğruluyor. Ölüm Trenleri’nde yaşanan tüyler ürpertici dehşet sahnelerini yaratanların sosyalist kisveli olmaları ayrı bir garabet örneği. Dünya kamuoyu Ölüm Trenleri’nde yaşananları uzun yıllar geçip Demirperde çökünce öğrenecekti.

Bir şair bu dramı, “Karların üstünde mazlumlar kanı/Ölenler çok, fakat mezarlar hani” diyerek anlatıyor.

Kaçan kurtuldu kalanlar sürgün

Ahıska Türk Dernekleri Federasyonu Başkanı Veysel Kılıç’ın ailesi gelecekte neler olabileceğini sezmiş gibidir. 1930’larda yaşananlar 1944’ün habercisidir. Kılıç ailesi 1933’de Türkiye’ye geçer. Kılıç, kaçış öyküsünü şöyle anlatıyor: “Babamlar 150 aile ile 1933’de bir gece yola çıkıyorlar. 2 kılavuz tutmuşlar. Ruslar ateş açınca kafile bölünmüş. Babam yol iz bilmiyor, hep güneye gideyim demiş. Bir yarın tepesine gelmiş. Atın dizginini tutmuş. Annem atın sağ yanında, amcam bir yanında, atın heybelerinde çocuklar. Mermiler gidip geliyor. At, sürüklenerek kayıyor. Babam atın başını bırakmıyor. Bir taraftan salavat getiriyor.. At, taşlık bir yerde duruyor. Babam, “kız” diyor. Annem de “adam” demiş. O zaman anlıyor kimsenin ölmediğini. Kılavuzlar babamı buluyorlar. Kafile sudan geçtikten sonra Türk jandarması babamları teslim alıyor. Kışı Kars’ın bir köyünde geçirdikten sonra Ağrı’nın Molla Süleyman köyüne yerleşiyorlar”

Kılıç’ın üç amcası ve yedi ablası Ahıska’da kalıyor. 1944 ‘te büyük amcası, teyze ve halaları Özbekistan’a sürülüyor. 1989’daki Fergana Olayları’ndan sonra bir kısmı Ukrayna’ya bir kısmı Azerbaycan’a yerleşiyor. Kılıç, 1962’de ölen amcasını hiç görmemiş. En küçük halası Ukrayna’da, 97 yaşında. Bir oğlu var, onu da görmek kısmet olmuyor. Herhangi Ahıskalı bir ailenin portresidir bu.

“Ölüleri battaniyelere sarıp sakladık”

Ölüm Trenleri’nde yolculuk yapanlardan birisi de o günlerde üç yaşında olan Sürmeli Rızaoğlu. Şimdi Bakü’de yaşayan Rızaoğlu’nun hatırladığı tek şey iniltiler, tüfekli askerler, uğultular ve koyu bir kanarlık. Ölüm yolculuğuna ait detayları anne ve babasından dinlediğini belirten Rızaoğlu anlatıyor:

“Ahıska’nın Anhır köyünden 1944’te Özbekistan’a sürgün edildik. Ruslar, köylülere, “Geri geleceksiniz, yanınıza bir şey almanıza gerek yok, sadece üç günlük yiyecek alın” demişler. Gidiş o gidiş. Bir daha da dönemedik. Ahıska’dan uzaklaştıktan sonra askerler, “Sizi sürekli olarak Sibirya’ya gönderiyoruz” diyerek alay etmişler. Babam Rıza , annem Gülhanım’la biz 2 kız 4 erkek kardeş çok cefalar çekmişiz yollarda. 3 ağabeyim İkinci Cihan Harbi’nde askere alındı. Her üçü de sağ döndü 1943’de. Sonra hepimiz sürgüne gönderildik. Vagonlarda ölüm kol geziyormuş. Pek çok Ahıskalı yollarda can vererek, oraya buraya atılmışlar. Ölülerimizi Ruslara vermemek için battaniyelere sarıp onlarla yolculuk etmişiz. Gözyaşları sel olup akmış. Ben ölümden dönmüşüm.

Ateşler içinde yanmışım günlerce. Bir yerde durunca tren karla ovmuşlar beni. Özbekistan’a varanda çok zahmetler çektik. Yusuf abim, açlıktan arpayı ota karıştırıp yemiş, zehirlenip öldü. Her tarafı şişmişti. 1989’da Azerbaycan’a geldik. Üç kardeşim, anne ve babamın mezarları Özbekistan’da kaldı. Bir kardeşim burada vefat etti. Ağabeyim Enver ve bir kızkardeşim Rusya’da yaşıyorlar. Büyükbabalarım ise Ahıska’da yatıyor. Tek hayalimiz Ahıska’da mezarlarımızı birleştirmek.”

Bizi Sibirya’dan dolaştırdılar

Ahıska’nın Adıgün Köyü’den sürgün edilenler o günleri şöyle anlatıyorlar:

Haberimiz yoğ idi. Saat gece 10’a kadar köyün içinde durduk. ‘Şimdi gidip yatın’ dediler. Sabah namazı açılmadan her kapıya iki asker yolladılar. ‘Tez çıkın’, dediler. Hiçbirşeyimizi alamadık. Tren hareket eder etmez bir gürültü koptu, ağlaşmalar, feryatlar. İtler ürüyor, hayvanlar bağırıyor. Yol dersen bir felaket. Ölülerimizi vagondan atıyorlar, kara gömüyorlar. Hastalık oldu, kırıldık. Ben dört yaşındaydım. Bir müddet sonra tren durdu, hava çok soğuk, trenden inip odun getirip yakmak için çıkanlara askerler makineli tüfekle ateş açtılar, bir çok kişi yaralandı, bir Ahıskalı öldü. 1 ay kadar vagonda kaldık. Nereye gidiyoruz bilmiyorduk. Belalarla uğraşa uğraşa Özbek’e kadar geldik.

“İki saatte hazır olun dediler”

Azerbaycan’ın Sadrabat kasabasında yaşayan Halil Şeker anlatıyor: “Sürgünde 15-16 yaşındaydım. Mektup yolladım askerdeki abime, bizi sürdüler diye. Öyle haberi oldu. Büyük abim Paşalı da askere gitti, gelmedi. Bir kardeşim sürgünden önce yaralı geldi askerden. Bir gün Ruslar geldiler, ‘2 saata hazırlanıp çıkacaksınız’ dediler. Herşeyimizi bağladık. Köyün kenarına çıkarttılar. Askeri arabalarla istasyona götürüp vagonlara tıktılar. Treni Ural dağlarından, Sibirya’dan, soğuk yerlerden dolaştırdılar daha çok kırılıp ölelim diye. Sonunda Özbek’e geldik. Yüzde 30’umuz yollarda kırıldı.”

Kirpiklerimize bit düştü

“Vagonlarda ne su var ne tuvalet. Pencereler kapılar kilitli. Geceleri göz gözü görmüyor. Gündüz olduğunu aralıklardan sızan güneş ışığından anlayabiliyoruz. Namaz kılamıyoruz, yunamıyoruz. Kirpiklerimize kadar bit düştü. Her türlü hastalık bizi buldu, her akşam biri ölüyor. Bir aileden 16 kişinin yarısı yolda, yarısı Özbekistan’a varandan sonra öldü. Bir kişi bile kalmadı bu aileden, soyunu sopunu kuruttular. İçimize attık acımızı, ama yıkılmadık.”

Hakkında Admin

Buna da bakabilirsiniz

Dünyayı Değiştiren Fotoğraflar

1985… Titanic’in ilk fotoğrafları . Okyanus bilimci Robert Ballard 3 bin 657 metrede Titanic’i görüntüledi.         …

Bir cevap yazın

%d blogcu bunu beğendi: