Anasayfa / Dağarcık / Bilgi Demeti / Nuh’un Gemisi

Nuh’un Gemisi

Yandaki fotoğraf 10 haziran 1949’da Amerikan hava kuvvetleri tarafından AĞRI Dağı’nda çekilmiştir.
Nuh’un Gemisi
Bugüne kadar hiçbir din adamı, hiçbir bilim insani, hatta CIA bile, “Evet Nuh’un Gemisi’ni bulduk” demedi. Oysa, yeryüzünün her yani keşfedilmişken ve artık savaşlar bile uydulardan yönetiliyorken, bilim ve teknolojinin ulaştığı bu düzeyle, Nuh’un Gemisi de çoktan bulunmuş olmalıydı.
Dünya üzerindeki birçok kültür, Nuh’un Gemisi’nin, kendi coğrafyalarında yer alan bir dağın tepesine oturduğuna inanır. Örneğin, bu kutsal dağ Grekler için “Parnassus”, Babilliler için “Nimus”, Asurlular için “Nizar”, Hindular için “Himavat”, İnkalar için and Dağları’nın zirvesi, Aztekler ve Toltekler için “Colhuacan”, Hıristiyanlar için “Ararat” (Ağrı Dağı), Müslümanlar için “Cudi”dir. Nuh’un Gemisi söylencesine ve onun bulunduğu yere ilişkin, Tevrat ve Kuran’daki anlatımlar en yaygın inançlar olarak kabul edilmekle birlikte, Nuh’un Gemisi ve “Tufan” söylencelerinin, yalnızca Ortadoğu kökenli olduklarını öne sürmek doğru değildir. Tufan, yani insanların “günahlarindan ötürü Tanrı tarafından cezalandırıldıkları” ve bir zamanlar yeryüzünün bir bölgesini ya da tümünü suların basıp tüm yaşamın sona erdiğine, sonra yeniden başlatıldığına ilişkin inanç, gelmiş geçmiş tüm uygarlıkların söylencelerinde yer alan bir inanıştır. İskandinavlardan Mayalar’a, Çinlilerden Hopi Kızılderililerine, Sümerlerden Alaska’da yasayan Tlingit’lere dek, değişik adlarla anılmakla birlikte, tüm insan topluluklarının bir “Nuh”u, “hayvan çiftleri”, bir “Gemi”si ve tabii ki bir “dağ”ı vardır. Bu “seçilmisler”in yolculuğunun süresi ise 6 gün 6 gece ile 60 gün 60 gece ya da 52 yıl arasında değişmektedir.
Hıristiyanlar, Gemi’nin “Ararat” (Ağrı) Dağı’nda, Müslümanlar ise Şırnak ve Silopi kentleri arasında yer alan 2114 metre yüksekliğindeki Cudi Dağı’nda olduğuna inanıyor. Çünkü Tevrat’ta ve Kuran’da böyle yazıyor. Ne var ki, “Ararat” sözcüğünün “Urartu” sözcüğünden bozma olduğunu öne sürenlerden ötürü Cudi olasılığı biraz daha yüksek gibi görünüyor. Çünkü, Cudi Dağı’nın bulunduğu bölge Urartular’in bölgesi. Ayrıca, 40 gün 40 gece süren yolculuğun sonunda Nuh’un karaya gönderdiği kusun, ağzında bir zeytin dalıyla geri dönmesi de bu görüsü oldukça destekliyor. Çünkü Ağrı Dağı’nda hiç zeytin ağacı yok. Oysa Cudi Dağı’nın güney kesimleri zeytinliklerle dolu.
Çağlar boyunca dinsel inançlar ile çatışan bilimsel anlayış da bugün artık yeryüzünde büyük bir tufanın meydana geldiğini kabul ediyor. Bilim aslında mitolojik bir kavram olarak kabul ettiği Nuh’un Gemisi ile değil de, daha çok Tufan ile, yani binlerce yıl önce yasanmış büyük bir taşkın felaketi ve nedenleri ile ilgileniyor. tufanın, yani tüm zamanların en büyük su baskınının nerede olduğu açık biçimde belirlenirse, bu, yeryüzünün jeolojik, arkeolojik hatta antropolojik tarihi açısından önemli yeni bilgilere ulaşılması anlamına gelecek.
En son öne sürülen yaklaşımlara göre, günümüzden yaklaşık 10 bin yıl önce, buzul çağının sonlarında, buzulların erimesiyle deniz düzeyi yükselmeye ve Akdeniz’in suları, o sırada bir göl olan Karadeniz’e akmaya başladı. Bir düşleyin: Boğazlar askıda, bugünkü İstanbul Boğazı, örneğin 100 metre yükseklikte. Akdeniz’in suları Marmara ve İstanbul Boğazı üzerinden bir şelale gibi ve akil almaz bir su kütlesi durumunda Karadeniz’e boşalıyor. ABD’li iki bilim adamı Dr. William Ryan ve Dr. Walter Pitman’in ortaya attıkları bu “Karadeniz kuramı”nı destekleyen, jeoloji Profesörü Naci Görür’e göre bu şelale, bugün yeryüzünün en büyük şelalesinden birkaç yüz kat daha büyük ve güçlüydü. şelale Karadeniz’de büyük bir buharlaşmaya neden oluyordu. Ortaya çıkan ses ise kilometrelerce uzaklıktan işitilebiliyordu. O çağlarda Karadeniz kıyılarında avcılık, balıkçılık ve tarımla geçinen insan toplulukları yaşıyordu. Bu insanlar, bu olayı ve gürültüyü yaşadı. Karadeniz’in suları çok hızlı bir biçimde yükseldi ve bir günde kilometrelerce yol alarak kıyılardaki tüm yaşamı sona erdirdi. Felaketten kaçabilenler göç yolları üzerinden Mezopotamya’ya geldiler. Çünkü bu bölgenin koşulları, geldikleri bölgenin koşullarına çok benziyordu. Bu görülmemiş ve unutulmaz olayı da yanlarında getirdiler ve olay zamanla bir söylenceye dönüşerek kavimden kavime aktarıldı ve “Tufan” ve Nuh’un Gemisi” inanışı ortaya çıktı.
Peki bu durumda Alaska’da, Hindistan’da ya da Güney Amerika’da da bir Karadeniz ve bir İstanbul Boğazı var miydi? Galiba bunu araştırmak da o yörelerin bilim insanlarına düşüyor…
Ağrı Dağı’na çıkan ilk kişi olarak bilinen Hollandalı gezgin Jan Struys, 1670 yılında, dağın eteklerinde inzivaya çekilmiş bir Hıristiyan keşişe rastlamasaydı, Nuh’un Gemisi belki de hâlâ kutsal kitapların satırları arasındaki yerini sürdürüyor olacaktı. Keşiş, gezgin Struys’a, Nuh’un Gemisi’ne girdiğini söylemiş hatta Gemi’nin parçalarından kopardığını iddia ettiği bir ahşap parçasından oyulmuş küçük bir haç bile vermişti.
Resmî kayıtlara göreyse, Nuh’un Gemisi’ni aramak üzere 20 Ağustos 1829’da Ağrı Dağı’nın zirvesine ulasan ilk kişi Alman bilim adamı Frederic Parrot oldu. Parrot, Padişah 2. Mahmud ile görüşerek, Nuh’un Gemisi’nin Ağrı Dağı’nda bulunduğunu öne sürdü. Padişah biraz da şaşkınlıkla gerekli izni verdi ve Parrot, biri Rus altı Alman arkadaşı ile zirveye tırmandı. Dönüşte, Gemi’yi bulamadığını ama izlerine rastladığını açıklaması Avrupa’da ve Hıristiyan âleminde büyük heyecan yarattı.
Daha sonra, 1835’te, 1845’te ve 1846’da Rus dağcılar tırmandı Ağrı’ya. 10 Ağustos 1883 tarihli Chicago Tribune gazetesinde, bir İstanbul gazetesine dayanılarak, Nuh’un Gemisi’nin bulunduğuna ilişkin bir haber yayımlanması yine ortalığı karıştırdı. Amerika’da birbirine ardına Nuh’un Gemisi kulüpleri kurulmaya ve Amerika’dan Ağrı’ya sik sik ekipler gelmeye başladı.
1890’da zirveye ulasan ve yine bir Rus olan Milo Koseviç ise Ağrı’ya tırmanan ilk kadın olma unvanını elde etti.

1916’da Vladimir Roskovski adli bir Rus pilot, Ağrı üzerinden geçerken bir gemi kalıntısı gördüğünü iddia edince gözler bir kez daha Ağrı’ya çevrildi.
O yıllarda Ağrı’ya tırmananlar, gelecekte ne tür sorunlara ve tartışmalara yol açacaklarını kuskusuz ki bilmiyorlardı. aslında, 1921’de Sovyetler Birliği, Dağ’ın kuzey yamaçlarındaki haklarını Türkiye Cumhuriyeti’ne devretmese, 1932’de Türk-Iran sinir düzeltme işlemiyle Küçük Ağrı Türkiye sınırlarına alınmasaydı, gelecekteki sorunlar yalnızca bir ülkeyi değil, üç ülkenin yöneticilerini, basınını ve kamuoyunu, diplomatik, siyasal ve dinsel açılardan oldukça meşgul edecekti.
Milo Koseviç, Büyük Ağrı’nın zirvesine tırmanan ilk kadındı ama zirveye ulasan tek devlet başkanı olma unvanı ise Türkiye Cumhuriyeti’nin besinci cumhurbaşkanı Cevdet Sunay’a aitti. Sunay, kurbay binbaşı olduğu 1937 yılında bir ekiple zirveye çıkmıştı.
Adi pek duyulmamış, ansiklopedilerde ya da biyografi sözlüklerinde yer almayan bir kişi daha vardır ki, Nuh’un Gemisi araştırmacıları (onlara “gemici”, “gemi avcısı” ya da İngilizce’deki “ark” sözcüğünden ötürü “arkolojist” deniliyor), gerçekten de ona çok şey borçludurlar. 11 Eylül 1959’da, Harita Umum Müdürlüğü’nde görevli harita mühendisi Yüzbaşı İlhan Durupınar, Büyük Ağrı’nın havadan çekilmiş fotoğrafları üzerinde incelemeler yaparken Nuh’un Gemisi’ne çok benzeyen bir oluşum keşfetmişti. 135 metre uzunluğunda, 50 metre genişliğinde ve 6 metre derinliğindeki oluşum, Tevrat’ta sözü edilen Nuh’un Gemisi’ne ilişkin ölçülerle büyük bir uyum gösteriyordu. Fotoğrafların ayni yıl içerisinde Hayat Dergisinde yayımlanması dünya çapında, günümüze dek sürecek olan bir tartışmayı başlattı. (O yıllarda Hayat’ta çalışan ünlü fotoğraf sanatçısı Ara Güler, yıllar sonra, 1980’lerde astronot James Irwin ayni oluşumu ikinci kez keşfettiğinde, “Amerikalilar’a da ne oluyor? Eğer bu, Nuh’un Gemisi ise onu ilk kez biz Türkler bulduk” diyecekti.)

Ankara’daki ABD Büyükelçiliği aracılığıyla Türk Hükümeti’ne başvurarak, “Nuh Gemisi’ne ilişkin kalıntılar”ı satın almak istediklerini resmen bildirmişlerdi.
“Gemi avcıları” ile kesif gezilerinin sayısı 1960’larda artmaya devam etti. Özellikle Amerikan kökenli çok sayıda araştırma grubu, Türk hükümeti’nden Ağrı’ya çıkmak için izin istiyordu. Çıkma iznini alanlar ise genellikle eli bos dönüyordu. Bu araştırmacılardan biri olan Erly Cummings, denildiğine göre, konuyla ilgili, dünyadaki en iyi bireysel arşive sahipti. Cummings, yüzbaşı Durupınar’ın keşfettiği oluşuma ancak 1974’te ulaşabilmişti. Ayni yıl tüm “gemi avcıları”nı kötü bir sürpriz bekliyordu. Çünkü Türk yetkililer artık Ağrı Dağı’nın bulunduğu yeri, ulusal güvenlik nedeniyle “yasak bölge” ilan etmişti. O yıldan sonra gemi meraklıları, bir süreliğine Ağrı Dağı’nın uydudan çekilmiş fotoğraflarının analiziyle yetinmek zorunda kaldılar. 1984’te bölge turizme açılınca on yıl boyunca oldukça “birikim” oluşturan “gemi avcıları” birbiri ardına Türkiye’ye gelmeye başladılar. Bunların içinde en ilginç kişi kuskusuz ki Ay’a ayak basan astronotlardan biri olan James Irwin idi. Astronot Irwin, daha önceleri de, Ay’dayken “gizemli ilâhî sesler duyduğunu” söylemesiyle kamuoyunda büyük bir ilgi odağı olmuştu. Simdi de , birbiri ardına yaptığı basın toplantılarında Gemi’yi kesinlikle bulmaya kararlı olduğunu söylüyordu. Fakat asil gürültüyü, bir diğer ABD’li “avci” Marvin Steffins koparmıştı. Steffins, Gemi’ye ait olduğunu iddia ettiği parçaları, gizlice yurtdışına çıkarınca, bu kez dönemin Kültür ve Turizm Bakanı Mükerrem Tasçıoglu bir açıklama yapmak zorunda kalmıştı. Kaçırılan parçaların Ağrı’nın taşından toprağından ibaret olduğunu söyleyen Tasçıoglu, 30 Ağustos 1984’te söyle konuşmuştu: “Irwin Ay’a inerken üşütmüş olabilir!.. Steffins ile öteki araştırmacılar ise para amacıyla senaryo yazmışlar…”
1986’da bu kez başka bir Amerikalı, David Fasold daha etkileyici bir iddia ortaya attı: “Herkes yanılıyor! Gemi, Ağrı’da olduğu söylenen yerde değil, daha aşağıda, Üzengili köyü yakınlarında…” Fasold, iddiasını, yine dev bir gemiye benzetilen oluşum ile de destekliyordu.
Astronotlar, CIA ajanları, “arkolojistler” (gemiciler), batık gemi çıkarmada uzman olanlar, herkes yüzyılı asan bir süredir Nuh’un Gemisi’nin pesinde. Peki ne olacak gemi bulunduğu zaman? Bunun, Akdeniz’de 500 yıl önce korsanlar tarafından batırılan herhangi bir geminin bulunması gibi bir bulunma olmayacağı açık.
Örneğin David Fasold, Üzengili (eski adıyla Mesar) köyü yakınlarında Nuh’un Gemisi’ne ait olduğunu iddia ettiği oluşumu keşfettiğinde, bakin neler olmuştu: Nuh’un Gemisi’nin varlığına ilişkin hiçbir somut kanıt olmamasına karşın Ağrı Valiliği oluşumun bulunduğu yere turistik bir kafeterya yaptırmaya başlamıştı. Üzengili köyü, Nuh’un Gemisi sayesinde hemen bir yola kavuşmuştu. Bir de küçük çaplı bir arazi anlaşmazlığı yaşanmıştı: İki Üzengili, “gemi”nin kendi arazileri içinde olduğunu iddia ederek yetkililere ayrı ayrı başvurmuşlardı. Ayni aileden olan bu kişiler “onun değil, benim!” biçiminde birbirlerine de düşmüşlerdi. Sonunda devlet olaya el koymuş ve üzerinde hiçbir bitki örtüsünün bulunmadığı kayalık arazinin, “Yapilan tahkikat sonucunda bu arazinin, vergi kayıtları kapsamında bir yer olmadığı anlaşıldı ve maliye adına tesciline karar verildi…” denilerek Hazine’ye ait olduğunu saptanmıştı.
1987’de ise Ağrı’ya tırmanmak, Türk yetkililerce tekrar yasaklandı. Yasağın kaldırılacağına ilişkin söylentiler olmakla birlikte, en azından Bütün Dünya’nın bu sayısının yayına hazırlandığı sıralarda yasak hâlâ kalkmamıştı.
Yüzbaşı Durupınar’ın Hayat dergisine verdiği ve yayımlanmasını sağladığı fotoğraflar, yalnızca Hıristiyanlar’in, Müslümanların ve “gemiciler”in değil, bir başka kesimin daha ilgisini çekecekti: Gizli servislerin. Dünya üzerinde olup biten her şeyden haberi olan CIA’nın, Nuh’un Gemisi gibi bir olaya kayıtsız kalması beklenemezdi. Ancak uzun yıllar sonra, CIA’nın, “Agri Dağı Anomalisi” baslıklı bir dosya açtığı, 1959’dan beri Ağrı Dağı’ndaki bu oluşum ile ilgilendiği ve havadan, uzaydan, uydularla, U2 casus uçaklarıyla türlü açılardan çekilmiş binlerce fotoğraflık bir arşivi olduğu ortaya çıkacaktı.
CIA’nın “sır”rı 1995’te açıklandı. Önce “Gemi’yi bulduk”, sonra da 1997’de, “Agri’da gemi yok!” dediler. Belki de türlü nedenlerle, “belirsizligin” sürmesi gerekiyordu! Tüm bunlar Yüzbaşı Durupınar’ın keşfettiği oluşuma ilişkin fotoğraflardan kaynaklanmıştı. Ancak daha 1986’da, “Jeomorfoloji Dergisi”nde Yılmaz Güner imzasıyla yayımlanan bir makaleyle; bir gemiye çok benzetilen söz konusu kabartının, jeolojide “yer akması” (“earthflow”) adıyla anılan ve buzulların kaymasıyla ortaya çıkmış, son derece doğal bir oluşum olduğu öne sürülmüştü. Bir anlamda “son nokta” işlevi taşıyan bu yaklaşımın Nuh’un Gemisi’ne ilişkin şimdiye dek yapılmış en ayrıntılı ve bilimsel çalışma olduğu kabul edildi.
Nuh’un Gemisi’ne ilişkin en taze haber ise 1999 Kasımı’nda Amerikan gazetelerinde yayımlandı. Merkezi ABD’de bulunan “Nuh’un Gemisi Derneği”nin duyurusu şöyleydi: “Türkiye’de Ağrı Dağı’nın çevresinde düzinelerce araştırma yapıldı ama kesif kanıtlanamadı. 31 Aralık 2000’e dek Nuh’un Gemisi’ni keşfedene 1 milyon dolar ödül vereceğiz.”
Kesin olan bir şey daha var ki, o da, bu Nuh’un Gemisi “işi”nden birilerinin oldukça zengin olduğu. ABD’de birçok dernek ve kulüp bulunuyor. Ülkede sıradan bir Nuh’un Gemisi konferansına, yalnızca girmek için, en düşük tarifeden 10-15 dolar ödemek gerekiyor. Konuşmacılar, her konferansın sonunda genellikle, “Mutlaka Ağrı’ya gitmeli, tırmanmalı ve Gemi’yi bulup, kutsal kitabımızda yazılanı doğrulamalıyız” demekte ve dindar insanlar da bu uğurda para bağısında bulunmaktan kaçınmamaktadır. “Gemi avcıları” her seferinde Türkiye’ye geliyorlar, fotoğraf ve filmler çekiyorlar, sonra dönüp bunları paralı konferanslarda gösterip, “Bu kez bulamadık ama gelecek yıl mutlaka…” diyorlardı. Gemi de, doğaldır ki bir türlü bulunamıyordu.
Ağrı’ya çıkışın yasaklandığı 1987’den buyana, bu “sektör”de etkinlik gösterenlerin, geçimlerini nasıl sağladıklarını insan gerçekten merak ediyor! Nuh’un Gemisi’ne ilişkin anlatımların temeli büyük dinlerin kutsal kitaplarına dayanıyor. Gemi bulunduğu zaman, dinler arasındaki çatışmalar sona mi erecek? Yeryüzünde belki de ilk kez, büyük dinlerin izleyicileri ortak bir hac yeri mi belirlemiş olacaklar?
Tüm kesimlerin görüş ve inanışlarından söyle bir ortak payda çıkartmak olası: Ortada öyle ya da böyle kötü bir olay var: Bir dinin izleyicisi olanlar, “insanlarin çok günah isledikleri” gerekçesiyle Tanrı tarafından cezalandırıldıklarını; bilim ise o yörede büyük bir sel felaketi yaşandığını, ve binlerce insanin öldüğünü savunuyor.
Ezoterik felsefenin izleyicisi olan daha başka bir kesim daha var ki; buna göre de, bir tufandan kurtulan tüm insanların ve tüm canlı türlerinin, her birinden birer çift olsa bile, bir gemiye sığmaları düşünülemeyeceğine göre, buradaki geminin bir önemli bir sembolden ibaret olduğu savunuluyor.
Eğer gerçekten yazıldığı gibi bir Tufan yasanmışsa ve “seçilmişler”, yani bizim atalarımız bir gemi aracılığıyla kurtulmuş ve yeni bir yasama başlamışlarsa, üstelik Nuh da oğullarına Tufan’dan sonra, “Bu gemiyi yok etmeyelim, insanoğlu görsün de ibret alsın” demişse ve bugün dünyada yaklaşık 4 milyar insan da buna inanıyorsa bu “gemi”, Ağrı’da ya da Alaska’da, bu dünyanın bir yerlerinde olmalıdır. Üstelik, “Gemi”ye ulaştığını iddia eden çok sayıda “gemici”, tahta, beton ya da zift gibi çeşitli “kanıtlar”a sahip olduklarını öne sürüyorlar. Bugüne kadar hiçbir din adamı, hiçbir bilim insani, hatta CIA bile, “Evet Nuh’un Gemisi’ni bulduk” demedi. Oysa, yeryüzünün her yani keşfedilmişken ve artık savaşlar bile uydulardan yönetiliyorken, bilim ve teknolojinin ulaştığı bu düzeyle, Nuh’un Gemisi de çoktan bulunmuş olmalıydı.
Kim bilir belki de o, gerçekten içinde bir mesaj barındıran bir simge gemidir. Belki de önemli olan Nuh’un Gemisi’nin bulunması değil, Nuh’un gemilerine gereksinim olmamasıdır.
—————-


1959 yılında, Doğu Anadolu bölgesinde harita faaliyetleri amacıyla görev üzerindeyken, Türk Hava Kuvvetlerine bağlı bir pilot, sıra dışı bir gemi şekline benzeyen bir objeyi Ağrı (Ararat) Dağı yakınlarında görüntülemiştir. Bulunan şekil Türkiye – İran transit yoluna 4 km. uzaklıktadır. Keşfin ardından Amerikalı bilim adamları bilimsel turlara başlamışlardır. Yapılan araştırmalar bu şekilde bir siluetin doğal olarak kendiliğinden oluşamayacağını göstermektedir. 1977 yılının Ağustos ayında Ron Wyatt adındaki bir araştırmacı bölgeye ziyarette bulunmuş ve eski çağlara ait özellikle Akdeniz’deki kalıntılara benzer hatta daha büyük ölçekte, taş kalıntılara rastlamıştır. Taşlar üzerinde bulunan 8 adet çarpıyla ilgili yapılan yorumlarda bunların tufanda kurtulan 8 kişi olan Nuh Peygamber, karısı, üç oğlu ve onların eşleri oldukları sonucuna varılmıştır. Bölgede daha sonra bulunan tabletlerde, biri diskli diğeri yatay şekilde; okyanus dalgası üzerinde gemi şekli , yanında kurtulan 8 kişiyi tasvir eden insan tasvirleri de bulunmuştur.
8 adet kadın tasvirinin arasından kadın şeklinin Nuh’un karısı olduğu ve gözlerinin kapalı olması sebebiyle vefat ettiği, diğerlerinin boyunlarının eğik olmasını ve bu vefattan dolayı duydukları üzüntüyü simgelediği anlaşılmaktadır. Daha sonra muhtelif zamanlarda yapılan ziyaretlerden anlaşıldığı üzere; bölgedeki diğer taşların ne yazık ki çalındıkları belirlenmiştir. 1979 Ekim ayında Ron Wyatt elde ettiği örnekleri ABD Tenessa eyaletindeki Galbraith Labarotuvarına göndermiş, yapılan analizlerde %1,88 Karbon içeriği bulunmuştur. Kalıntının diplerinden elde edilen örneklerin analizinde Karbon miktarı %4,95 oranına çıkmıştır. Bu oran daha önceden varolabilecek yaşamsal materyale (tahta benzeri) uygunluk göstermektedir. Daha sonraki araştırmalarda kalıntı parçalarının transferinin zarar vermemesi amacıyla, Ron Wyatt araştırmalarına metal dedektör ile devam etmeye karar vermiştir
İLK METAL DEDEKTÖR SONUÇLARI
2 adet metal dedektör ile yapılan araştırmaların sonucunda metal parmaklık, tespit edilen bu kalıntının doğal şekilde oluşan bir iz olduğunu geçersiz kılmaktadır. 1985 yılında, jeofizikçi David Fassold’un katılımıyla beraber üç değişik türde metal detektörü ile araştırmalara başlanmıştır. Yapılan taramada gemi şeklindeki silüetin dışındaki bölgede hiçbir metal izine rastlanamamıştır. En son 21 Temmuz 1986 tarihinde yapılan ve oldukça pahalıya mal olan radar taraması neticesinde, kırık kalıntılar bulunmuş ve kalıntıların üzerinde üç değişik formda yazı çeşidine rastlanmıştır. Okunaklı olan kısımda görülen resim tasvirinde geride dağ tasvirinin yanında içinde 8 adet yüz bulunan gemi şekli ve üzerlerinde iki adet kuzgun bulunmaktadır. Geriye kalan bölümde çeşitli hayvan tasvirleri mevcuttur. Bu kalıntıda önemli olan üzerlerindeki gemi şeklinin tamamıyla 1959 yılında bir Türk pilot tarafından çekilen objeye benzerlik göstermesidir.

1984 yılının Eylül ayında Turizm ve Kültür Bakanlığı tarafından birçok Türk bilim adamı Doğubayazıt’a gönderilmiştir. Ron Wyatt, kendilerine metal dedektörlerden birini ödünç vermiş ve Türk bilim adamlarının yaptıkları araştırmalarda Ron ve ekibiyle aynı şekilde objenin fosilleşmiş gemi olduğu sonucuna varmışlardır. Bu esnada Ron bölgeden birkaç ilave örnek daha alıp ülkesine dönmüştür. Döndüğünde sürdürdüğü laboratuvar analizlerinde sonuçlar görülmeye değer şekilde %8,08 Demir, %11,55 Ferikoksit, %11,45 Alümine, %6,06 Alüminyum bulunduğunu göstermekteydi. Daha sonra kırma taş örneklerinin analizi sonucunda görülmüştür ki materyal sadece kaya parçasından ibaret olmayıp % 84.11 oranında mangan dioksit ihtiva etmekteydi. Netice olarak bulunan sonuç, metal üretimi sonucu ortaya çıkan elementlerinde bölgenin ihtiva ettiği ve Nuh’un farklı metal türevlerini kullanarak (kobalt, nikel, bakır) keresteleri birleştirmeyi başardığı sanılmaktadır.
1987 yılının Nisan ayında, tam ölçekli radar taraması yapılmak üzere Ron Wyatt bölgeye geri dönmüştür. Tekrar tekrar bölgede çeşitli derinliklerde taramalar yapılmıştır. Bu defa 15 feet’e varan ölçekte radar taraması yapılmış ve ortaya çıkan tabloda büyük genişlikte içeriden dışarıya bağlantısı olan odalar ve özellikle geminin tekne kısmında yani omurgasında merkeze doğru geniş bir boşluk bulunduğu görülmüştür. 20 Haziran 1987 tarihinde Ron Wyatt, bir Türk film yönetmeni ile yaptığı araştırmalarıyla ilgili belgesel için sözleşme imzaladı. Yapılan törene yüksek seviyede mevki sahipleri, yüksek rütbeli ordu mensupları ve pek çok gazeteci katıldı. Daha sonraki radar taramalarında, taşlaşmış el kesimi bir kereste kalıntısı bulundu. Mükemmel bir şekilde muhafaza edilmiş blok, araştırmacılar tarafından A.B.D.’ne jest amacıyla gönderilmiştir. 16 Eylül 1987 tarihinde, kereste parçasının analizinde edinilen önemli sonuç, doğada bir kayanın organik karbon içeremeyeceğine karşılık taşlaşmış kerestede %0,7 gibi yüksek sayılabilecek ölçüde organik karbon bulunuyordu.

        

Hakkında Admin

Buna da bakabilirsiniz

Mısır Ölüler Şehri (Ölüler Kenti)

Kahire Kalesi’ne giden yol üzerinde şehir dışında yer alan eski bir Memluk kendi. Her ne …

Bir cevap yazın

%d blogcu bunu beğendi: